Yeni dünya ve Türkiye'nin tercihleri (4)
KABACA 2003-2012 arasında Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili çok yazı yazıldı, sık sık konferanslar düzenlendi. Son iki yıldır, Suriye’deki çuvallamanın, yanlış tercihlerin boyutları ortaya çıktıkça ve özellikle Mısır’daki darbeden beri, Türk dış politikası o kadar merak edilmiyor. Bunun yerini daha çok Türkiye’nin içindeki gelişmeler almış durumda. Bu ilgi Türkiye’nin iç politikasıyla dış politikası arasındaki bağ nedeniyle derinleşiyor. Daha önceleri Türkiye’nin içindeki gelişmeler ilgi uyandırırdı. Bunlarla Türkiye’nin dış politikası arasında bağ kurulur, “yumuşak güce” dayalı dış politika tercihleri önemsenir, desteklenirdi. Ortadoğu coğrafyasındaki Türk etkisi, bir yandan İran’ın dengelenmesi diğer yandan bu ülkelere olumlu bir örnek teşkil etmesi nedeniyle tezahüratla karşılanırdı.
Türkiye böyle bir algının kendisine sağladığı büyük prestijin doruğuna Arap isyanlarının başlangıcında çıktı. Arap isyanlarının ardından, Suudi Arabistan kaynaklı karşı devrimin gelişmelere ağırlığını koyması, Suriye’de cihatçıların öne çıkması, Mısır’daki darbe ortaya yeni bir bağlam çıkardı. Türkiye’nin bölgedeki etkisi hızla azaldı. Ardından ülkede otoriterlik arttı, özgürlük alanları daraldı. Dış politikada kullanılan hoyrat bir dille, AB ilişkisinin “dostlar alışverişte görsün” ötesinde bir anlam taşımadığı noktaya gelindi. Bu durumda Türkiye’nin dış dünyayla ilişkisinde reelpolitik ve ekonomik çıkar boyutları hızla “yumuşak gücün” yerini alıyor. Rusya ile ekonomik ilişkilere halel gelmemesi Türkiye’nin diğer Kuzey komşusunun toprağının elinden alınmasından, Rusya’nın Ukrayna’yı istikrarsızlaştırmasından önemliydi.
İçeride derin bir Amerikan ve İsrail düşmanlığı işlenirken, dış politikada giderek daha fazla Amerikan çizgisine dönülüyor, yakında elçi gönderilmesi beklenen İsrail ile ticaret rekorlar kırıyordu. Sonuçta demokrasinin yaygınlaşmasının önem taşımadığı, Mısır’ın ardından siyasal İslam’a açılmış kredinin kesildiği, jeopolitiğin dönüş yaptığı bir dünyada yaşıyoruz. Obama yönetiminin Suriye’deki perişanlığı, İsrail’e sözünü geçirememesi, Rusya’nın Soğuk Savaş sonrası Avrupa düzenine saldıran hamleleri karşısındaki çaresiz görünümü tüm ülkeler tarafından izleniyor. Başta Çin yayılmacılığından korkan Asya ülkeleri, ABD’nin tüm müttefikleri zor anlarında Amerikan silahlı gücünü yanlarında bulup bulamayacaklarını sorguluyor. Buna Avrupa’nın zayıflığı ve ABD ile Almanya arasında casusluk skandalı nedeniyle ilişkilerin hayli gergin olması eklenince Batı’nın güç kaybı netleşiyor. Buna karşılık ne Rusya, ne Çin, ne de Hindistan, Brezilya gibi ülkeler ABD’nin/Batı’nın bıraktığı boşluğu dolduracak kapasite, beceri ve ittifak ağına sahipler.
Türkiye’nin dış politikasını gözden geçireceği bağlam özetle budur. Geçen dönemin avantajlı koşullarında yapısal unsurların önemini küçümsemenin sonucu, Türkiye’nin kapasitesinin üzerinde bir güç projeksiyonuna teşebbüs etmesi olmuştu. Aynı hatayı yeni dönemde tekrarlamamak gerekir. Türkiye dış politikasının içgüdüsel eğilimi özerkliktir. Bugün de koşullar bu dürtüyü canlandıracak özellikler içeriyor. Özerklik ince diplomasi ve becerikli ilişki yönetimi gerektirir. Kısa vadede etkili ve güçlü Rusya, yükselen Çin ve buna karşılık pısırık bir ABD ve zayıflayan Batı görüntüsü hâkim. Bu görüntüye aldanarak zamanında Orgeneral Tuncer Kılınç’ın önerdiği gibi ABD ile arayı bozmamayı becerip Rusya veya Çin yönüne (füze ihalesi örneğinde olduğu gibi) kaymak, Türkiye açısından akılcı olmayacaktır. Ne var ki içerideki gelişmeler “Batı”lı normlarla uyumsuz oldukları ölçüde bu türden bir kayışı da destekler niteliktedir. ABD’de şu sıralarda canlanmış görünen Türkiye iç politikasına yönelik merakı bu açıdan da değerlendirmek gerekebilir.