ABD dış politikası tartışmaları (1)
TAHMİN edilebileceği gibi son aylarda uluslararası sistemde izlenen gelişmeler ve hemen her vakada ABD’nin pısırık bir görüntü vermesi dünyanın ciddi ülkelerinde derin tartışmalar başlattı. Görüntü, Suriye’de kırmızı çizgilerinin silinmesine izin veren, Rusya’nın saldırganlığını durduramayan, Irak ve Afganistan’da iki savaştan yenik çıkmış, müttefiklerine güven telkin etmeyen bir ülke görüntüsü. Üstüne üstlük, Suudi Arabistan dahil olmak üzere kimse ABD’nin sözünü mutlak şekilde dinlemiyor. Bu ülkeye yönelik dile vurmuş saldırganlık, Almanya’nın yaptığı türden inatçı küskünlük yapanların yanına kalıyor gibi. Bu listedekilerin başlarına Amerikan düşmanlığı vanasını işine geldikçe açıp kapayan, ABD’den gelen eleştirilere organik sözcüleri vasıtasıyla ağır şekilde giydiren Türkiye’deki iktidarı da ekleyebilirsiniz. Ortadoğu’daki gelişmelerde Washington ya günü kurtarmaya çalışıyor ya da olayları geriden izliyor. Bu durumda kimi yerde telaşlı, kimi yerde ise eller ovuşturularak analizler yapılıyor.
Aslına bakarsanız Obama iktidara geldiğinden beri Amerikan dış dış politikasını Soğuk Savaş sonrası dönemin varsayımlarından, önermelerinden ve siyaset tercihlerinden arındırmaya çalıştı. İşi kolay değildi. Sertlik yanlılarına gereksiz tavizler vermek zorunda kaldı. Başkanlıktaki ilk yılında Çin, Rusya, İslam alemi ya da Hindistan gibi ülkelere işbirliği niyetiyle elini uzattı. Pek yararı olmadı. ABD güvenlik seçkinlerinin, İsrail’in de zorlamasıyla İran’a savaş açmaya hazır hale getirdikleri ortamı önce yumuşattı. Şimdiyse 35 yıllık katıksız düşmanlığın ardından İran ile nükleer programı konusunda ciddi bir müzakere içinde.
İktidarda 5 yıl dolduktan sonra bilançoya bakıldığında görülen başarısızlık gerçekten büyük bir başarısızlık olmaktan çok, dünyanın beklentiler ve ABD’ye kendince yüklediği işlevlerle ilgili. Tıpkı ABD’deki namlı ve iflah olmaz şahinler gibi dünya da ABD’den “erkekliğini” sergilemesini bekledi. Beklediğini bulamayınca da süper gücün “iktidar”ından kuşku duymaya başladı. Bu durumun üzerine özellikle ikinci Obama döneminde dış politikanın yönetilmesinde sergilenen gerçek ya da görünür beceriksizlik, koordinasyon eksikliği eklenince olumsuz kanı iyice yerleşti.
Bu tabloya, Başkan’ın dış politika konularındaki mesafeli tavrını da eklemek gerekir. Tüm bunları göz ardı etmeseniz bile aslında daha temel bir unsuru dikkate almak gerekiyor. O da Obama döneminin ABD açısından bir geri çekilme ve kendini toparlama dönemi olması. Bush yönetiminin ülke içinde ve dışında yarattığı tahribatın onarılması, ABD’nin kaynaklarıyla güç projeksiyonu arasında gerçekçi bir bağlantının yeniden kurulması Obama’nın dış politikadaki tarihsel misyonuydu. Üstelik, saldırgan, kötü niyetli, engelleyici ve ideolojik damarı güçlü Cumhuriyetçi Parti siyasetçileriyle didişerek bunu büyük ölçüde becerdi.
Eylül ayında BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada dünyaya o nedenle sitem edebildi. O konuşmasında Obama hem yeni yaklaşımlarını özetlemiş hem de dünyaya seslenerek mealen “Her yere müdahale olursak çok kızıyorsunuz, müdahale etmezsek de çok kızıyorsunuz, bir karar verin” deyivermişti. Bu siyaseti izler, Şahinlerin saldırılarına maruz kalırken arkasını yasladığı güç ise Amerikan toplumunun dünya işlerine hele de Ortadoğu’ya bulaşma konusunda sergilediği müthiş isteksizlikti.
Son dönemde Suriye’de sergilenen kararsızlık, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik hamlelerine dişe dokunur bir cevap verilmemesi, Çin’in kendi yakın çevresindeki atılganlığına karşı etkili görülmemesi, büyük ümitler beslenen Hindistan ile aranın açılması, Brezilya gibi orta boy güçlerin Washington’a kafa tutması, zayıf ve itilir kakılır ABD imajını iyice perçinledi.
Bunun üzerine Amerikan dış politika seçkinleri ve düşünürleri arasında hem entelektüel hem siyasi açıdan hayli tatmin edici, ufuk açıcı ve önümüzdeki dönemin Amerikan dış politikası parametreleriyle ilgili canlı bir tartışma başladı.