ABD dış politikası tartışmaları (2)
GELECEK hafta perşembe günü Francis Fukuyama İstanbul Sanayi Odası’nın davetlisi olarak İstanbul’da bir konuşma yapacak. Dünya, Fukuyama’yı 1989 yılında yazdığı, daha sonra genişleterek Türkçe’ye de çevrilmiş bir kitap haline getirdiği “Tarihin sonu mu?” başlıklı makalesiyle tanıdı. Fukuyama Harvard’daki doktora tezini Samuel Huntington’ın gözetiminde yazıp ardından, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başlamıştı. 1973 savaşında Sovyet politikasını analiz eden önemli bir makalesi ancak konuyla ilgilenenler tarafından bilinirdi.
Fukuyama’nın makalesini o zamana kadar adı az duyulmuş bir dergi olan The National Interest yayımladığında daha Berlin Duvarı yıkılmamıştı. Birkaç ay içinde Soğuk Savaş’ın biteceğine inanan aklı başında kişi bulmak da herhalde mümkün değildi. Ama makale yayımlandıktan çok kısa süre sonra duvar yıkıldı. Çekoslovakya’da Kadife devrim gerçekleşti. Bulgaristan ve Romanya’da bile demir leblebi diye görülen rejimler yıkıldı. Bu durumda Fukuyama dünyanın en tanınan düşünürleri, National Interest de dünyanın en önemli dergileri arasına girdiler.
Fukuyama kısaca şunu söylüyordu. 20. yüzyıl tarihi insanlığın en kanlı yüzyılının tarihiydi. Bu yüzyılda insanlık, daha doğrusu onun en güçlü kesimini oluşturan Batı dünyası içinde insanlığa en uygun sistemin ne olacağı hakkında kıyasıya bir mücadele de yaşandı. 19. yüzyılda kök salan liberal, kapitalist ve giderek daha demokratik rejimler karşısında iki totaliter sistem kendi sistemlerini öne çıkardılar.
Nazizm ve Leninizm (ya da Sovyet Komünizmi) liberal kapitalist demokratik rejimi çökertmek istediler. Yerine kendi dünya görüşlerine uygun bir vizyonu egemen kılmaya çalıştılar. Ancak her ikisi de bu model karşısında dağıldı. Nazilerinki, Japonya ile birlikte tarihin gördüğü en kanlı savaş olan İkinci Dünya Savaşı’nda, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin yenilmesinde aslan payına sahip olan Leninist Sovyetler Birliği’ninki ise büyük güçler arasında tek muharebe yapılmadan biten Soğuk Savaş’ın sonunda.
Fukuyama Sovyetler Birliği’nin son döneminde Mihail Gorbaçov’un reform çabalarına da bakarak insanlığın kendine en uygun sistemi arama çabalarının artık sona erdiğine hükmetmişti. Ona göre liberal demokratik kapitalizm insanlık açısından daha iyisi bulunamayacak olan bir sistemdi. Fukuyama dünyadaki tüm ülkelerin bu çerçeve içinde örgütleneceğini, liberal ya da başarılı kapitalist/demokrat olacağını da savunmadı. Ne var ki eşitsizlik üreten kapitalizmle eşitlik üzerine inşa edilen demokrasi arasındaki gerginliğin alternatif bir sisteme yol açmasa bile ciddi bir muhalefet üretebileceğini hesaplamadı.
Bir dönem Amerikalı yeni muhafazakârlarla aynı çizgide giden Fukuyama, Irak savaşından sonra bu hegemonyacı, saldırgan grupla yollarını ayırdı. Entelektüel dürüstlüğünün itmesiyle yeni arayışlara girdi, 21. yüzyıla uygun sosyal demokrat bir modelin şekillendirilmemesi halinde dünyanın huzur bulamayacağını savunan önemli makaleler ve “Siyasi Düzenin Kökenleri” başlıklı iki ciltlik muazzam bir eserin de dahil olduğu, her biri ciddi tartışmalar yaratan kitaplar yayınladı.
Fukuyama’nın tezi ABD dış politikasında birbirine zıt gibi gözüken iki akımın da önünü açtı. Sovyetler’in çökmesiyle dünya hegemonu olan ABD’nin dünyayı kendi bildiği şekilde düzenleyebileceği, hem yeni muhafazakârların hem de onlara karşı çıkan liberal dünya düzeni yanlılarının ortak paydasıydı.
Yeni muhafazakârlar Amerikan askeri gücünün dünyayı ABD’nin istediği şekilde kurgulaması için kullanılmasını savunur ve bu uğurda dayatmacılığı uygun görürken, liberaller ABD’nin o muazzam gücünü dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için kullanmasını savunuyorlardı. Ortak payda ABD’nin dünya düzeni içinde, başkalarının egemenliğini hiçe sayarak böyle bir müdahaleciliğe hakkı olduğu inancıydı.