Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SOĞUK Savaş bittikten sonra ABD dünyanın hegemonu oldu. Bu konumunun birkaç sonucu görüldü. Birincisi, Soğuk Savaş bitmesine rağmen Amerikan ulusal güvenlik yapısı fazla da ölçek küçültmeden aynen kaldı. Hedef, daha sonraları 2002 yılındaki Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde açıkça yazılacağı gibi diğer güçler karşısında askeri üstünlüğün mutlak şekilde muhafaza edilmesiydi. İkincisi, Amerikan sermayesinin, özellikle de finans sermayesinin tercih ettiği şekilde bir küreselleşme anlayışının dünya ekonomik sistemini şekillendirmesi öncelik kazandı.

        Bu anlayışın doğuracağı tüm ekonomik ve toplumsal sonuçlar hesap edilmedi. Kaldı ki 1980’lerde başlayan neo-liberal dönemin mantığı ve ideolojik bakış açısında eşitsizlik, imalat sanayiindeki erime gibi sorunların önemi yoktu. Bunları gündeme getirmek de neredeyse imkânsızdı. Üçüncü olarak da yönetici seçkinlerin, ABD’nin, dünya sistemini kendi imajında yeniden üretebilmesinin mümkün olacağı inancıydı. Bir yandan uluslararası sistemin çok taraflı kurumları muhafaza edilecek, onların aracılığıyla dünya düzenine zarar veren devletler yola getirilecekti (ilk olarak Kuveyt’i işgal eden Irak, ardından Sırbistan ve diğerleri). ABD, özellikle de Kongre, kendisini uluslararası sistemin kurallarıyla bağlı görmese de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın kurguladığı liberal düzen tüm dünyaya yayılacaktı.

        Bunun da baş unsurları, uluslararası hukukun öne çıkması, insan hakları savunmasının baş değer haline gelmesi, sermayenin ve malların serbest akışının sağlanmasıydı. ABD’nin şahinleri de liberalleri de ayrıca demokratik rejimlerin yaygınlaşmasını, Fukuyama’nın tezlerinin doğrultusunda istiyorlardı. ABD’nin dış politika konularında en önde gelen kuruluşu sayılan Council on Foreign Relations’un (Dışilişkiler Konseyi) başkanı Richard Haass Soğuk Savaş sonrası dönemde dört fikrin tartışmalara hâkim olduğunu savunuyor: demokrasi destekçiliği, insan hakları savunuculuğu, terörizmle mücadele ve ekonomik entegrasyon. ABD dünya sisteminde ekonomik, askeri ve siyasal açıdan mutlak üstünlüğe sahip olduğu sürece ve karşısında ona kafa tutacak bir güç yokken herkes bu zemine uydu ya da uyar gibi yaptı. 11 Eylül saldırıları ardından Bush yönetimi, ABD hegemonyasının uluslararası sistemin kurum ve kurallarını hiçe sayarak dayatılması tercihini yaptı. Fena halde de çuvalladı.

        Hegemon meşruiyetini yitirdiği gibi, gücünden de çok şey yitirdi. Üstelik ekonomisi de ağır bir krizle vuruldu. Bu durumda zaten gönülleri liberal değerler ışığında şekillenmiş bir dünya düzeninde olmayan başta Rusya ve Çin gibi ülkeler silkelenmeye, kafa tutmaya, kaba güç gösterileriyle çevrelerine karşı saldırganlaşmaya başladılar. Ekonomik krizin Batı’da yarattığı çöküntü, demokratik sistemlerin sorunlarını çözmekte güçlük çekmeleri otoriter kalkınmacılığın cazibesini artırdı. Liberal düzenin ekonomik sonuçlarının ABD’de çalışan orta sınıfları perişan etmesi, gelir dağılımının hızla bozulması Amerikan toplumunun dünya işleriyle ilgilenmekten soğuması sonucunu getirdi. Üstelik ABD’nin kurguladığı ve hegemon olmaktan vazgeçmediği için tüm maddi yükünü de üstlendiği dünya düzeninin kendisine maliyeti de artmaya başladı. Çin’in mucizevi büyümesi Amerikan piyasasının Çin mallarına tamamen açık bulunması sayesindeydi. Avrupa güvenliğini ABD’ye emanet ediyor, NATO’nun masraflarının yüzde 70’i bu nedenle Washington tarafından üstleniliyordu.

        Obama’nın iki kez üst üste seçilmesini de sağlayan bu koşullar, Amerikan ordusunun yeni bir doğrudan müdahaleye isteksizliğinin de etkisiyle Amerikan dış politikasını şekillendirmeye başladı. Bu politikanın asli ilkesi maceradan, masraftan, misyonerlikten kaçınmaktı. Başkan Obama da kendi önceliğini Haass’ın onarma (restoration) dediği, içeride ekonomiyi ve kurumları güçlendirme olarak tanımladı. Dünyada pısırıklık gibi anlaşılan Amerikan dış politikasındaki tercihlerin arka planında bu koşullar vardı.

        Diğer Yazılar