Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ABD’nin dünya ile daha mesafeli bir ilişki kurması bir dünya gücü olarak kendi çıkarları doğrultusunda saldırganlık yapmadığı anlamına gelmiyor. Hatta Guantanamo kampının kapatılamamasında görüldüğü gibi Bush döneminin aşırılıklarından bile tam anlamıyla dönülemiyor.

        Türkiye’de nedense üzerinde çok az durulan, Almanya-ABD ilişkilerini kopma noktasına getiren NSA (National Security Agency-Ulusal Güvenlik Kurumu) skandalı arka planda olanların bir örneğiydi. NSA’nın kendi kafasına göre davranıp, yetki almadığı işler yaptığı ortaya çıktı. Edward Snowden’in büyük cesaret göstererek paylaştığı belgeler kurumun Amerikan vatandaşlarını da yasal olmayan şekilde izlediğini göstermişti.

        Bu durumda hem dış politika hem de içeride vatandaşlık hakları açısından NSA’nın yeniden kurgulanması ve kurumun dizginlenmesi gündeme geldi. Ne var ki eldeki veriler 21. yüzyılın stratejik mücadelelerinde önemli bir payı olacak belki de başat mücadele haline gelecek elektronik-siber savaşlarda NSA’ya çok iş düşeceğini gösteriyor. Bu da güvenlik-özgürlük denkleminde güvenliğin ağır basması nedeniyle bu türden “derin devlet” operasyonlarının sürebileceği anlamına geliyor.

        Nitekim El Cezire-Amerika’nın yayınladığı bir habere göre, Sürekli Güvenlik Çerçevesi (Enduring Security Framework) adlı bir program uyarınca NSA Google gibi önemli teknoloji şirketleriyle işbirliği yapıyordu. Onları korumak için sistemler geliştiriyor ama aynı zamanda da onların veri tabanlarına erişmeye de çalışıyordu. Yine el Cezire’ye göre Snowden’in açıkladığı belgelerin ardından Google’da ve diğer şirketlerde bir tepki doğdu.

        Obama yönetimi, ülkeyi belalı savaşlardan çekip yeni belalı savaşlara girmeme konusunda büyük gayret gösterirken aslında tam anlamıyla kabuğuna çekilmiyor. Giderek ABD güvenlik anlayışı insansız hava araçları ve özel kuvvetlere ağırlık veren bir “mukabele” ve “cezalandırma” anlayışını benimsiyor. Afganistan, Yemen veya herhangi bir başka yerdeki sivillerin askerler tarafından değil insansız bir uçaktan açılan ateşle öldürülmeleri ölenler açısından durumu pek değiştirmiyor.

        Tüm bunların ışığında Obama döneminde ABD’nin klasik anlamda, ya da yeni muhafazakârlar dönemindeki gibi her yere saldıran bir ülke olmadığını söyleyebiliriz. Obama’nın Amerikan dış politikasına getirdiği birinci farklılık bu. İkincisi, yukarıdaki değişimin bir uzantısı olarak giderek Amerikan dış politika seçkinleri ABD’nin dünyaya ayar vermekten vazgeçmesi gerektiği noktasında birleşiyor.

        Tüm bunların ışığında önümüzdeki yıllarda ABD giderek daha fazla realist bir dış politika uygulayacaktır. Bu realist politikanın içerideki izdüşümü, eğitim altyapı ve gelir eşitsizliği konularına daha fazla kaynak ve enerji harcanmasıdır. İran, Asya’ya açılan kapı olarak giderek önem kazanırken, Ortadoğu’nun gerisi biraz da kendi kaderine terk edilecek gibidir. Harvard Üniversitesi’nden Stephen Walt’ın yazdığı gibi “büyük güç rekabetinin canlandığı bir dünyada Amerikalı liderler dostlara da düşmanlara da daha katı davranmalıdır, ki rakipler Amerikan gücüne saygı duymayı öğrensin, dostlarsa bu gücü istismar etmesin.”

        Jeopolitik ve askeri gücün yeniden ön plana çıktığı bir dünyada Obama Asya’ya yönelik önceliklerinin ışığında zaten kendince gerekli gördüğü hamleleri yapıyor. Düşüşteki güç Rusya’nın veya yükselen güç Çin’in saldırgan tavırları etraflarındaki ülkelerin hoşlansalar da hoşlanmasalar da radarı Washington’a çevirmelerine yol açıyor. Japonya, Kore, Vietnam hatta Malezya ABD’nin korumasına ihtiyaç duyuyorlar. O nedenle ABD’nin taahhütlerine sadık kalacağına inanmak istiyorlar.

        Son tahlilde jeopolitiğin dönüş yaptığı bir dünyada Amerikan hegemonyasını yeniden kurmak mümkün değil. Ancak onun yerine geçecek başka bir liderli veya alternatif düzen modeli olmadığı için de ABD’nin muarızları karşısındaki avantajlı konumu sürecek gibidir.

        Diğer Yazılar