Ukrayna'dan sonra Türk dış politikası (1)
ABD'nin NSAadlı Ulusal Güvenlik Kurumu 2002 yılından 2012 yılına dek Almanya Şansölyesi Angela Merkel'in kişisel cep telefonunu dinledi. Tahmin edebileceğiniz gibi en mahrem konuşmalarının Amerikan istihbaratı tarafından dinlenmesi Merkel'in asabını bozdu. Özel görüşmelerde öfkesini açık ettiği söylense de Merkel kamuoyu önünde yaptığı konuşmalarda diline özen gösterdi.
Merkel devletler arası ilişkilerin davranış kalıplarına uyarak ve mesajını net ancak sakin bir dille vererek sonuç aldı. Almanya'nın ayrıca dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olması da elbette Alman Şansöl-yesi'nin ciddiye alınmasında bir rol oynu-yordur. Benzer bir tavrı bir başka kadın, Brezilya Cumhurbaşkanı Dilma Rousseff de sergileyerek, NSA skandalinin patlamasının ardından ABD'ye yapacağı resmi ziyareti iptal etmişti. Uluslararası ilişkiler adabı içinde her iki siyasetçinin bağırıp çağırmadan, kimseye saldırmadan verdikleri mesajların muhatapları tarafından ciddiye alındığından emin olabilirsiniz.
Şu sırada Türkiye'nin yöneticileri bitmek tükenmek bilmeyen bir hınçla dünyada her kesime, kuruma kendilerince ayar veriyorlar. Çoğunlukla gerçekleri yansıtmayan sözlerle müttefikler, bugüne dek Türkiye'ye (ve iktidar partisine) destek olmuş kurumlar, kişiler top atışının hedefine konuyor. İnfial halinde yapılan konuşmaların ve haka-retamiz hitapların genelde dikkate değer bulunmadığını biliyoruz. Bu türden bir saldırganlığın sonucu, söylemin sahibinin ciddiye alınmaması, birinci ligde oynamayı hak etmediğinin kanıtlanması oluyor. Üstelik, içeride kamuoyuna sergilenen kendine güven ve dünyaya kafa tutup hesap sorma tavrıyla Türkiye'nin dış politika gerçeği arasındaki makas da giderek açılıyor.
İki önemli gelişme Türkiye'de kamuoyunu çok heyecanlandıran ve ülkenin dünya siyasetindeki imajını, prestijini yükselten dış politikasını allak bullak etti. Bu yeni durum, zevahiri kurtarmak amacıyla "değerli yalnızlık" gibi kavramlar üreterek aşılabilecek türden değil. Türkiye'nin dış politikada daha atak, yaratıcı ve özerk olmasını kolaylaştıran ortam Arap isyanları ve ABD'nin Irak'tan çekilmesinin ardından kökten şekilde değişti. Türkiye'nin Arap isyanları sonrasındaki bölge dengesini doğru oku-yamaması, ideolojik tercihleriyle gerçekçi durum analizi arasındaki çizgiyi koruyamaması kendisine pahalıya mal oldu.
Suriye'deki etkisizlik, Mısır'daki doğru duruşun gereksiz saldırganlıkta bir dille savunulması, Körfez ülkelerinin karşı devrimci hırsının doğru değerlendirileme-mesi dış politika denklemini değiştirdi. O güne dek Türkiye'nin başarısının en çarpıcı unsuru yumuşak gücüydü. Bu güç bir yandan içerideki otoriterleşme ve toplumsal muhalefete karşı şiddet düşkünlüğüyle, diğer yandan bu gücün hatırı sayılır bir parçası sayılan AB ilişkilerindeki gevşemeyle zayıfladı.
Zaten bağlam da yumuşak gücün değer ve etkinlik kaybettiği bir bağlama dönüşmüştü. Türkiye'nin bu yeni durumda kullanabileceği sert gücü belli ki sınırlıydı. Suriye'de tüm bağırıp çağırmalara rağmen Türkiye'nin hedefine ulaşamaması, bölgedeki önemli ülkelerle bağlarının kopuşu etkisizliğin derinleşmesine yol açtı.
Rusya'nın Soğuk Savaş sonrası Avrupa düzenine yönelik olarak Ukrayna'da uyguladığı politika da Türkiye'nin kendi başına hareket etme kabiliyetini iyice kısıtladı. Yeni jeopolitik denklemde Türkiye özerk hareket etmek bir yana üyesi olduğu NATO'ya giderek daha fazla yaslanmak zorunda kalacak. Kısacası coğrafyası ve nesnel gerçekleri nedeniyle. İktidarın gönlünde yatan ne olursa olsun Türkiye "stratejik anlamda Batılı olmaktan" kaçamayacak.
Kadir Has Üniversitesi'nden Akın Ünver'in Foreign Affairs Dergisi'nde yayınlanan "Ankara Karadeniz'e" (Ankara to Black Sea) başlıklı çok esaslı makalesinde yazdığı gibi, "bazı çatışmalar ülkelere coğrafyalarının hayaletleri nedeniyle dayatılır."