Tekmecinin şiddetinin ekonomi politiği
ARTIK herhangi bir tereddüde mahal yok ki Soma’da hayatlarını kaybeden madenciler taammüden öldürüldüler. Ölüm onları geçen hafta bulmasaydı bir başka zamanda mutlaka bulacaktı. Böyle anlarda anlamlı sayılabilecek bir şey söylemek zor. İnsanın içinin dağlandığı, kendinden utandığı bir anda anlamlı laf etsen ne olacak zaten.
Aslında bu konularla kıyıdan köşeden ilgilenmiş herkes böylesi bir felaketin yaşanacağını bekliyor, geleceğini biliyor. Biliyor ama dünyada ölümlü iş kazalarında birinci olmanın bu toplumun kılını kıpırdatmadığını da biliyor. Gaziantep’te yapılan bir araştırmada işçilerin emekleri karşılığında para kazandıklarını dolayısıyla hakları olduğunu düşünmek yerine kendilerine rızklarını veren, ailelerini geçindirmelerini sağlayan patronlara hamdettiğini de biliyor. Çaresizliğin bir boyutu bu.
Çaresizliğin, diğer boyutu Türkiye standartlarında bile benzeri görülmemiş küstah bir pişkinliğin bugün ülkeye hâkim olması. Hukuk devleti olmanın asgari koşulları bile ortadan hızla kalkarken, suçluların yaptıkları her şeyin yanlarına kalacağını bilmenin derin rehavetiyle hareket etmeleri karşısındaki etkisiz tepki. Mutlak iktidar sarhoşluğuyla yaşadıkları toplumlara kan kusturmuş, onları büyük felaketlere sürüklemiş olanların bilinen yolunda dolu dizgin gidilirken toplumun ekseriyetinin kötülüğe suç ortağı olmayı içine sindirebilmesi.
Ümit Kıvanç’ın, “Cehenneme Yürüyüş” başlıklı yazısında vurguladığı gibi, ülkenin yüce lideri “esasında en büyük zararı, acımasız polis şiddetini reva gördüğü, her fırsatta hakaret ettiği muhaliflerine değil, kendi seçmenlerine veriyor. Onlara izanlarını, vicdanlarını iptal ettiriyor, onların insanlığını eksiltiyor.
Normal olarak, böyle bir kötüleşme sürecine karşı direnç sağlayacağı varsayılabilecek olan din, kötülükten kaçmak isteyene sığınak da olurdu. Oysa şimdi lider, kötülükten kaçamazsınız, diyor; kötülükten kaçmak için sığınacağınız yerde ben varım; ancak bana sığınabilirsiniz.” Dindarlıklarını ahlaklı olmanın garantisi diye sunanların ahlaki iflasıyla, hep birlikte körlerin yürüyüşüyle uçuruma ilerliyoruz kısacası. Gene Kıvanç’ın yazdığı gibi, “Kötülük, kötülerin başkalarını kötülüğe katmasıyla yayılır, yayıldıkça sıradanlaşır.”
2011 yılında Devlet Denetleme Kurulu tarafından Başbakanlığa gönderilen bir rapor her şeyi toparlamış. Er ya da geç, bir şekilde, hayatta kalabilmek için her şartta madende çalışmak zorunda kalanların bir toplu kıyıma uğrayacağını öngörmüş. ILO’nun “madenlerde sağlık ve güvenlik sözleşmesi”nin onaylanmasını istemiş. AB mevzuatıyla uyum iyi olur diye tavsiyede bulunmuş. Sonunda üç yıl önce yazılmış raporun korktuğu gerçekleşmiş.
Başbakan Erdoğan, katıldığım konferanstaki Türkiye ile ilgilenen herkesi dehşet içinde bırakan “fıtrat” temalı konuşmasıyla bu konularda hükümetinin sorumluluk kabullenmeyeceğini zaten belli etti. Peki Cumhurbaşkanlığı hiç değilse bu raporu yazdırarak uyarıda bulunduğunu, ortada takdir-i ilahi değil büyük bir ihmal ve giderek suç olduğunu bildiğini paylaşamaz mıydı?
Ama galiba asıl mesele yeni muktedirlerimizin fıtratında, tıynetinde. Başbakanlık müşavirinin yere zımbalanmış bir madenci yakınına tekme atarkenki yüz ifadesine bakın. Orada göreceğiniz zayıfa, acılı olana insafsızca saldırabilenin küstahlığı ya da öfkesi değil. Asıl, asla hak etmediğini bildiği, başka bir memlekette yakınından bile geçemeyeceği bir iktidar ikbalinin elinden kayabileceğini bilen, bundan hem de ölesiye dehşete düşen bir çapsızın korkusu var o yüzde. Haklı bir korku üstelik. Ümit Kıvanç’ın madencilikle ilgili belgeseli “16 ton”u http://www.riyatabirleri. net/16ton_ana.html bağlantısından izleyebilirsiniz.