Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BAŞLIK artık yalnızca Hindistan’da Hindu milliyetçisi siyasetçi Narendra Modi’nin zaferini anlatmıyor. Dünyanın başka ülkelerinde de toplumlar deri değiştirirken, eski seçkinlerin meşruiyeti zayıflıyor, yeni toplumsal katmanlar, yükselen sınıflar siyasetten pay talep ediyor. Siyasi sistemleri yeni olgunlaşan, şehirleşen, siyaseti kitleselleşen ülkelerin içlerinde de eski seçkinler alıştıkları şekilde yönetimi sürdüremiyor.

        Hiçbir iktidar sahibi elindekinden gönüllü olarak vazgeçmeyeceğine göre de bu güç kavgası sert ve şiddetli oluyor. Eski seçkinlerin iktidarlarını kaybetmeleri gücün dağılımının demokratikleşmesi anlamına geliyor ancak mutlak bir iyiliğe de işaret etmiyor. Çoğunlukla, dip dalgaları sonucu iktidarı elde edenler yerleşik seçkinlerin itibar ettiği ya da eder göründüğü bazı değerleri tümden ıskalıyorlar.

        Bayrağı devreden seçkinlerin yönettikleri devletler azınlıklara karşı daha anlayışlı davranır ya da gibi yaparlardı. En azından öne çıkardıkları değerler daha kucaklayıcı olur, fiiliyatta azınlık konumundakiler güç sahibi olmasa da bir şekilde eşit vatandaş gibi konumlandırılırlardı. Sonuçta Nehru’nun kurguladığı Hindistan’da bir Müslüman, bir “dokunulmaz” (Hindistan kast hiyerarşisinde en alt kesim) cumhurbaşkanı seçilebildi.

        Yükselenler ise sert mücadeleler sonucu elde ettikleri iktidara gelirken genelde kapsayıcı olmayan, dışlayıcı hatta nefret içeren bir ideolojik donanıma sahiptiler. Kendi toplumlarının en çiğ önyargıları üzerinden söylemlerini kurmak, kitleyi bununla harekete geçirmek onlar açısından iktidarın yolunu açan formüldü.

        Eski seçkinlerin aşağıdan gelen katılım taleplerinin önünü tıkamalarına isyan ederek, kurucu partinin iktidarına son veren, daha sert dışlayıcı bir milliyetçiliğin önünü açan ilk ülke İsrail oldu. 1977’deki seçimlerde iktidara gelen Menahem Begin’in Siyonizm’e, İsrail’e, Filistinlilere bakışı farklıydı.

        O zamandan beri iktidar kavgalarının yaşandığı ve yeni seçkinlerin işbaşına geçtikleri her yerde benzer dışlayıcı ideolojiler kitleleri sürükledi.

        Modi’nin 2002 katliamlarında ölen Müslümanlar için, tıpkı köpek yavrularının ölümüne üzüldüğü kadar üzüldüğünü söylemesi bu tip söylemin bir örneğidir. Yugoslavya dağılırken kitleyi milliyetçi, Müslüman düşmanı söylemlerle galeyana getiren, farklı dinlerin bir arada yaşamasını imkansız hale getiren Sırp ve Hırvat milliyetçileri de benzer soydandı. Siyaseti biraz özgürleştikten sonra Miyanmar’da (Burma) yaşananlar, yani Müslümanlara yönelik kitlesel saldırılar ve kıyımlar da kitlenin güdülerine açılan siyasetin karanlık tarafıydı.

        Dün darbeye sahne olan Tayland’da bu iktidar mücadelesinin tipik örneği yaşanmıştı. Eski polis memuru, sonra zengin işadamı Taksin Şinawatra’nın iktidarında yaşananlar, kendisinin otoriterliği ve iktidarının yolsuzluklarla bezenmişliği kadar, iktidarı kaptırmak istemeyen Bangkok merkezli seçkinlerin direncinin sonucuydu.

        Müslüman Kardeşler’in iktidara gelir gelmez kendi ideolojileri doğrultusunda kimlik siyasetine ağırlık vererek icraat yapmaları, Irak’ta Maliki’nin dışlayıcı bir Şii kimliğine yaslanarak ülkeyi yönetmesi iktidarı mutlaklaştırmaya yönelik, toplumu bölücü, şiddeti davet edici tercihlerdi.

        Yukarıdaki örneklere benzer bir siyasal dönüşümün yaşandığı Türkiye’deki tablo giderek tatsızlaşıyor. Yalnızca, özellikle yargısı zayıf ülkelerde görülen otoriterleşme değil, tabanın en ilkel duygularına ve inanışlarına hitap etme anlamında da. Suriye krizi sırasında kullanılan özensiz, Alevileri rencide edici dil, Soma’daki cinayetlerin sorumluluğundan kaçmak için şirket sahibinin damadının Yahudi olduğu iddiasını dile dolamak zavallılığı bu soysuz, tehlikeli eğilimin son örnekleri yalnızca.

        Belki hatırlatmak gerekir: Nefret söylemiyle kendine hayırlı gelecek kurmuş ülke yoktur.

        Diğer Yazılar