Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        AVRUPA Parlamentosu seçimlerinin sonuçları, sürpriz sayılamayacak olmasına rağmen şok etkisi yarattı. Bazı tedbirler almazlarsa başlarına kötü işler açılacağını bildikleri halde bir şey yokmuşçasına davranan kişiler gibi AB seçkinleri, toplumlarının kaygılarına sağır kalmanın yol açtığı sonucu gördü. Bu kayıtsızlığın sonucu olarak da popülist siyasetçiler ve partiler toplumlarda giderek derinleşen AB karşıtlığından nemalandı.

        Gerçi AB genelinde büyük patlama yapan, AB’den hazzetmeyen sağ ve sol partilerin aldıkları oyların arkasında farklı dinamikler var. Üstelik Hollanda gibi ırkçı partinin uzun zaman prim yaptığı bir ülkede aşırı sağ ezildi. Başka bazı üyeler de varlık gösteremedi. İtalya’da genç solcu Matteo Renzi tersine radikal reform programı için güvenoyu almış sayılıyor.

        Aşırı sağ partilerin bazıları ideolojik olarak birbirleriyle konuşmayacak derecede farklı tellerden çalıyor. Ama hemen hepsinde Brüksel adlı heyuladan duyulan rahatsızlık hatta nefretin izdüşümlerini görmek mümkün. Bu partilere oy verenlerin ortak paydası küreselleşme karşıtlığı, göçmen karşıtlığı ve hayatlarının üzerine çöreklendiklerine inandıkları AB karşıtlığı. Bir bakıma küreselleşmenin kaybedenleriyle, geleceğe güvenemeyenlerin koalisyonu.

        Bu nedenle aşırı sağ partilerin başarısının siyasi anlamından hoşlanmasa da Alman Spiegel Dergisi, seçimleri “Avrupa demokrasisi için bir zafer” diye değerlendirdi. Kısacası ekonomik krizin sonuçları, göçmenlere yönelik öfke asıl meseleyi gizlememeli. Siyasetin yerine teknokratik uzmanlığı koyan, giderek hayatı en ince ayrıntılarına kadar kontrol etmek isteyen bürokratik sultaya tepki tanık olduğumuz.

        Bu durumda Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupa halklarının, özellikle de gelecek umudunu yitirdiği için radikal sağ veya sol partilere oy veren gençlerin sert bir uyarı mesajı verdiklerini söyleyebiliriz. Yerleşik seçkinlerin bu uyarıyı anlayıp anlamayacakları, daha doğrusu uyarının gereklerini yerine getirecek basireti gösterip göstermeyecekleri zaman içinde anlaşılacak. Bugüne kadarki duyarsızlıkları ve kibirleri göz önünde bulundurulduğunda “eski tas eski hamam” makamının devam etmesi ihtimali yüksek.

        Bugüne dek AB projesini götürmüş olan seçkinlerin, şapkayı önlerine koyduklarında AB’nin hedefinin, amacının ne olduğunu bir kez daha düşünmeleri gerekecek. Zira merkez sağ ve solun partileri liberal ve yeşillerle birlikte parlamentodaki ağırlıklarını korudularsa da rehavete kapılma lüksüne sahip değiller. Seçkinlerin AB projesini toplumlarına fazla da hesap vermeden götürmeleri artık zor. Yani AB’nin karar alma süreçlerindeki en ciddi sorunu sayılan demokrasi açığı, sürdürülebilir olmaktan çıktı.

        Bu durumda ilkeleri muhafaza ederek 21. yüzyılın şartlarına uygun yeni bir zihniyet ve yapılanma temel mesele olarak AB’nin önünde duruyor. Bazı konularda entegrasyonu ilerletirken, bazı konularda ulusal tercihlere daha saygılı olmak gerekecek. Bu hedefi, federal Avrupa’ya yönelmek yerine ulus-devletlerin Avrupa’sını daha iyi yönetmek diye tanımlamak mümkün. Ancak para birliğinin varlığı bu konularda hayli yaratıcı olmayı da gerektirecek.

        Türkiye açısından bakıldığında yabancı düşmanı, göçmenlere husumet güden partilerin AB ülkelerinde güç kazanmasının pek hayırlı bir gelişme olmadığı ortada. Ne var ki bugünkü siyasi ortamda Türkiye’nin de AB değerlerini benimsemiş, bunların hayata geçirilmesi için elden geleni yapan bir ülke olduğunu söylemek mümkün değil. Üstelik Avrupa’ya yönelik hasmane hatta düşmanca söylem, bugünkü siyasi ortamın ve iktidar stratejisinin ayrılmaz parçası.

        Bu durumda AB ve Türkiye bu büyük sarsıntı atlatılana kadar ilişkilerin hepten kopmaması ötesinde bir hedef gütmeyecektir. Derin komadaki üyelik sürecinin akıbeti, ancak bu dönem atlatıldıktan sonra netleşecektir.

        Diğer Yazılar