Hüsran
ASLINDA Atlantik ittifakı göründüğünden daha başarılı bir performans sergiliyor. Jeopolitik kaygıların ön plana çıktığı, küreselleşme, karşılıklı bağımlılık gibi olguların analizlerde tedavülden kaldırıldığı bir dönemdeyiz. Ne var ki jeopolitiğin dönüşü geçmiş dönemlerdeki gibi de olmuyor.
Bu bakımdan batı ittifakının göründüğünden daha akılcı ve sonuç alıcı şekilde davranabildiğini söyleyebiliriz. Jeopolitiğin dönüşü en çok Rusya’nın son yıllardaki davranışlarıyla bağlantılı olarak dile getiriliyordu. 6 yıl önce Gürcistan’ı savaşta alt ederek bu ülkeden kimsenin tanımadığı iki küçük cumhuriyet çıkarmıştı Rusya. Son aylarda ise Ukrayna’nın, kendisine ters gelen bir yönelim içinde olmasını engellemek için harekete geçti Moskova.
Vladimir Putin, Kırım’ı yutabileceğine dair doğru çıkan bir hesap yaptı. Ardından Ukrayna’nın gerisi üzerinde söz sahibi olmak ve Kiev’i kendisine biat etmeye zorlamak istedi. Batı ittifakı, Rusya’nın yaptıklarına karşı askeri güce başvurmak bir yana, temel ekonomik ilişkileri kesmeyi bile göze almadı. Ne var ki, son başkanlık seçimleri Ukraynalıların Rusya’ya iltihak etmek istemediklerini açıkça ortaya çıkardı. Dahası, uygulandığı kadarıyla bile yaptırımlar belli ki Rusya’nın canını acıttı. Ülkeden yüksek miktarda para kaçtı.
Rus sertliğinin sonucunda NATO hafiften silkinmeye başladı. AB’nin Rusya’ya doğalgaz bağımlılığının nasıl azaltılacağı konusu gündeme ciddi şekilde yerleşti. Uzun vadede Avrupa’dan beklediği para akışına bir halel gelmesinden, ABD ile Avustralya’nın da kendisine Asya piyasasında rakip olmasından ürken Rusya, kendisini neredeyse Çin’in kucağına attı. İki dev komşu arasında imzalanan 400 milyar dolarlık 30 yıllık doğalgaz boru hattı anlaşması, yeni bir stratejik ortaklığın habercisi diye karşılandı. Batı’nın bu hamle karşısında bir şey yapamayacağı konuşuldu.
Ne var ki, Rusya bu boru hattının inşasına 55 milyar dolar yatırma taahhüdünde bulundu. Daha da önemlisi anlaşmadaki fiyat açıklanmamakla birlikte Çinlilerin Rusya’yı fena köşeye sıkıştırıp son derece düşük bir seviyeden kontratı imzaladıkları söyleniyor.
Sonuçta askeri güç kullanılmadan bile Batı ittifakı Rusya’nın ihtiraslarına gem vurabildi. Küreselleşme, ekonominin yarattığı yumuşak güç, jeopolitik manevralar karşısında daha ağır ve gösterişsiz de olsa sonuç alabildi. Tabii tüm bunlar Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sergilediği kimlik bunalımını, AB projesinin halihazırdaki hedefsizliğini ve teknokratik ataletin yol açtığı damar tıkanmasını ortadan kaldırmıyor.
Başkan Obama, “Jeopolitik geri geldi, Rusya ve Çin saldırganlaştı, Avrupa dümensiz, Amerikan politikasının ne yaptığı anlaşılmıyor” tartışmalarının ayyuka çıktığı bir ortamda ünlü Amerikan harp akademisi Westpoint’te bir konuşma yaptı. Obama ekibi, günlerce önceden konuşmanın önemini, yeni stratejik düşüncenin bu konuşmada formüle edilebileceğini söylemiş, zemini hazırlamışlardı.
Beklenti, Obama’nın şahinlerce çok eleştirilen ancak başarılı olması halinde Amerikan dış politikasını farklı bir raya oturtacak politikalarının daha kavramsal bir çerçeveye oturtulması ve yeni vizyonun müttefiklerin yüreğine su serpecek şekilde açıklanmasıydı. Yazık ki dağ fare doğurdu.
ABD’nin kaynaklarını çok idareli kullanması ve muharebeden kaçınmasını mutlak değerler haline getiren bakış açısı bir kez daha dile getirildi. Bundan sonraki dönemde de başkanın minimalist bir politika uygulayacağı anlaşıldı. Bir vizyon sunmadı. Ülkesinin nerede durduğunu, müttefikleri için ne ölçüde sorumluluk üstleneceğini açıklamadı.
Konuşmadan dört seda kaldı: İran ile savaş değil, müzakere; nükleer silahsızlanmaya odaklanma; terörle mücadele. Ama ABD’nin müttefikleri ve ondan yardım bekleyenler açısından da hevesler kursaklarda kaldı.