Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        25 yıl öncesinin haziran ayının ilk hafta sonu, sonraki 25 yıla damgasını vuracak gelişmelere tanıklık etmişti. 2 Haziran gecesi, geçirdiği ağır bir ameliyatın sonucunda yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden İran İslam Cumhuriyeti’nin lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni hayatını kaybetmişti. Her ne kadar vefatının dedikodusu tüm İran’a ışık hızıyla yayıldıysa da rejimin yeni sahipleri, hilafiyet sorununu çözene kadar resmi açıklama yapmamıştı.

        İran İslam Cumhuriyeti karizmatik kurucusunun ölümünü ve daha pek çok badireyi atlattı. Devrimin ilk döneminin radikalleri bugünün daha ılımlı, insan haklarını daha fazla mesele eden demokratları oldular. İran toplumunun arayışı halen sürüyor ve belli ki devrimin nihai durağına henüz varılmış değil.

        Humeyni’nin İran’ı yasa gark eden ölümünün resmi açıklamasının yapıldığı 4 Haziran Pazar günü komünist dünyanın iki ucunda, rejimlerin yaşadığı krize karşı birbirinden temelde farklı iki yaklaşım gün ışığına çıkıyordu. Polonya’da, 1980’de doğan bağımsız sendika hareketi Dayanışma’yı bir türlü boğamayan, derin bir meşruiyet krizi yaşayan komünist rejim yarı serbest seçimlere gitmek zorunda kaldı. 5 Haziran sabahı Polonya’da komünist partinin siyasi tekeli sona eriyor ve bu ülke sancılı bir ekonomik yapılanma ile çoğulcu siyaset ve liberal demokrasi yönünde ilk adımlarını atıyordu.

        Birkaç haftadır Çin’in, Tiananmen (Cennetsel Huzur/Barış Kapısı) Meydanı’nda, kendiliğinden şekillenen bir başkaldırı hareketi, yarattığı özgürlük alanıyla rejime meydan okuyordu. Çoğu öğrenci bir milyon kişinin toplandığı, dönemin Sovyet lideri Gorbaçov’un da ziyaret ettiği meydanda bir şenlik, yaratıcılık havası hâkimdi.

        Kendisi de Tiananmen’cilerden olan romancı Ma Jian, Guardian Gazetesi’ndeki yazısında Meydan’daki havayı şöyle anlatıyor: “Öğrenci kolluk güçleri kitleyi kontrol ediyordu; gönüllüler ordusu gıda ve içecek dağıtıp bedava sağlık hizmetleri veriyordu. Tiananmen protestosu, bireyin. kendi sesini bulduğu uhrevi bir andı... Gençler kamp ateşleri çevresinde Bob Dylan şarkıları söyleyerek karanlıkta dans ediyorlardı... Derme çatma ‘demokrasi üniversitesinde’ profesörler Thomas Paine ve Fransız Devrimi üzerine ders verdiler.”

        Daha önce Mao döneminde de özgürlük alanı açıp sonra buna inananları ağır şekilde cezalandıran rejimin yetkilileri kendi içlerinde bölünmüştü. Son sözü, Çin’in kapitalist ekonomiye açılmasının mimarı Deng Jaoping söyledi. Bu “anarşiye” son vermek üzere Çin Komünist Partisi, Kızıl Ordu’nun bazı birliklerinin bu işe bulaşmak istememesine rağmen askeri Meydan’a sürdü.

        İki gün boyunca Meydan’da kan aktı, gösterilerin lideri olduklarına inanılanlara hayat cehennem edildi. Kimi zindanlarda çürüdü, kimi yurtdışına kaçtı. Bugün hâlâ Tiananmen’in yıldönümünde bazı kişiler ev hapsine alınır, konunun medyada tartışılması yasaktır. 25 yıl önce ne olduğu Çin halkının kahir ekseriyetinin de umurunda değildir.

        O günlerden dünyaya kalan ise ne kanlı baskıyı uygulayanların isimleri, ne Meydan’da toplanarak nefes almak isteyenlere atfedilen suçlamalardır. Tek başına elinde poşetle bir dizi tankın önünde duran gariban bir Çinlinin fotoğrafıdır ebediyete geçecek olan.

        Çin rejimi Tiananmen’in akabinde toplumuyla bir anlaşma yapar. Komünist Parti Çin’i zenginleştirecek, modernleştirecek, onlarca yıl yokluğa mahkûm edilmiş toplum bu Leninist kapitalizm sayesinde dilediği gibi tüketebilecekti. Bunun karşılığında istenen tek şey, toplumun sesini çıkarmaması, rejimi sorgulamamasıdır. Son 25 yılda Çin gelirini iki buçuk katına çıkardı. Yüz milyonlarca insan yoksulluktan kurtuldu. Çin Komünist Partisi iktidardaki kadroların on yılda bir değişmesini kabul ederek hem toplumla arasındaki münasebeti diri tuttu hem de kendini yenileme imkânı buldu.

        Çin mi doğru tercihi yaptı, Polonya mı sorusu ise hâlâ ve her zaman gündemdeki yerini koruyor.

        Diğer Yazılar