Popülizm çağı
Aslına bakarsanız bildiğimiz dünya düzeni yıkılıyor. Yerine bir yenisi kuruluyor. Henüz kimsenin kurulmakta olan yeni dünyanın neye benzeyeceğine dair tam bir fikri yok. Bu işlerden iyi anlaması gereken Britanya’nın Dışişleri Bakanı William Hague’e göre dünya sadece zorlu bir dönemden geçmiyor, “sistemi kuşatan bir düzensizlik” dönemine giriyor.
Bu yeni kurulacak dünyada küresel yönetişimden çok eski usul güçler rekabeti ön plana çıkacak. Bu rekabete yeni dönemde bölgesel aktörler de katılacak. Ne var ki, Hindistan’ından Brezilya’sına, Güney Afrikası’ndan Türkiye’sine veya İran’ına bu bölgesel aktörlerin gücü kendi çevrelerinde bile hegemonik bir düzen kurabilmelerine yetmeyecek. Küresel akışı kendi istekleri doğrultusunda belirleme imkânları ise çok sınırlı kalacak. İslam dünyası ise tüm küresel arayışlar içinde en sorunlu ve sorunlarını çözme konusunda en fazla sıkıntı yaşayacak ortak kimlik alanı olacak.
Bu yeni düzende Rusya’nın ne ölçüde etkili bir yeri olabileceği belli değil. Çin’in tercihleri ve önümüzdeki yıllarda yapacaklarıysa hiç kuşkusuz çok belirleyici olacak. Nitekim Rusya’nın verdiği ilham üzerine ve ABD’nin görünürdeki pısırıklığından da cesaret alarak Çin kendi etrafındaki ülkeleri giderek daha fazla taciz etmeye ve çevresinde bir Çin hegemonya alanı yaratma hamlelerine başladı.
Avrupa, demografisinden kaynaklanan nesnel nedenler kadar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurduğu medeniyetin yarattığı rehavet nedeniyle yeni dünyanın kurucu unsurlarından biri olamayacak gibi. Eğer kendi içindeki ciddi ve derin krizi atlatabilirse, seçkinleri kendilerini yenilemeyi becerebilirse, ABD’nin yanında dolaylı bir rol oynar.
Avrupa’nın siyasi anlamda gerilemesi yalnızca bu kıtayı ve Avrupa Birliği projesini olumsuz etkilemekle kalmıyor. AB projesi çerçevesinde gerçekleştirilmiş olan demokratik tahayyül ve onun kurumları da darbe alıyor. Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ortaya çıkan gerçeklik de bu durumu yansıtıyor aslında. Avrupa’nın bağrında, Bulgar düşünür Ivan Krastev’in tespitiyle, “bir anti-AB an yaşanıyor ancak henüz bir anti-AB hareket yok”.
Bu durum AB projesini yönetmesi gerekenleri nasıl olsa başka alternatif yok demenin rehavetine itiyor. AB’ye saldıranların azgınlığı yanında savunanlar hayli pasif hatta pısırık kalıyor. Kısacası, dünyanın başka yerlerinde görülen popülist yükseliş AB bünyesinde de kendisini gösteriyor. Demokrasinin liberal unsurları ağır baskı altında gerilemek zorunda kalıyor.
Bu durumda Avrupa Parlamentosu seçimleri AB’nin yerleşik seçkinlerinin Birlik’in geleceğini kurgulama tekelini ellerinden kaçırdıklarını gösteriyor. Gene Krastev’in değerlendirmesiyle, yaşadığımız “muhtemelen daha fazla Avrupa değil daha az Avrupa ve daha çok Avrupa(lar)la sonuçlanacak bir kriz.”
Avrupa’daki krizin varlığı, geleceğin dünyası kurulurken tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olduğu gibi başrollerden birini oynayacak ABD’nin hesaplarını da etkiliyor. Batı’nın kendi değerlerini küresel değerler olarak sunma ve savunma imkânları daraldıkça, bu değerlerin kabul edilmesini sağlayan ekonomik ve siyasi imkânları azaldıkça dünyada yerel arayışlar ön plana çıkıyor. Ne Avrupa ne de ABD bu yerel arayışların kendi anladıkları tarzda demokrasi yönünde olmasına geçtiğimiz yıllardaki kadar önem veriyor.
Paradoksal olarak dünya bir yandan şehirleşmenin, iletişim imkânlarının artması nedeniyle demokratikleşiyor. Siyaset kitlenin taleplerine daha açık olmak, bu taleplere cevap vermek zorunda. Diğer yandan bu demokratik açılım daha çok popülizm şeklinde ortaya çıkıyor Batı demokrasisinin liberal unsurları zayıflıyor. Bunun sonucu popülist liderlerin önü açılırken, liberal demokrasi geriliyor.
Bu bakımdan Türkiye dünyadan çok farklı bir çizgi izlemiyor.