Musul düşünce
Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün Musul’u ve ardından başka merkezleri de ele geçirmesi, Türkiye dahil olmak üzere bölgeyle ilgilenen belli başlı tüm devletler açısından felaket bir gelişmedir. Bundan memnuniyet duyacak Körfez Arap devletleri bulunabilir ancak onlar açısından bile örgütün götürüsü getirisinden çok daha yüksek olacaktır. Bu tespitten kuşku duyanlar Pakistan gizli servislerinin göz bebeği iken, ıskartaya çıkarılacağını anladığında Pakistan Taliban’ının, Karaçi Havaalanı’nda gerçekleştirdiği eylemin detaylarına bakabilirler.
Irak ordusunun savaşmadan ülkenin ikinci büyük kentini terk etmesi bir tek gerçekliğe işaret eder: Irak’ta devlet yoktur. Devletin çöktüğü Irak’tan, Suriye’nin bazı bölgelerine ve özellikle Libya dahil Afrika’ya kadar uzanan Müslüman toplumların yaşadığı geniş bir kuşakta radikal unsurlar başat siyasi/askeri güç olarak ortaya çıktı.
ABD açısından “Kendimiz bulaşmadan bu anarşik şiddet ortamının etrafa saçılmasını engelleyebilirsek mesele yoktur” siyaseti gümbür gümbür çökmüştür. Suriye’de merkezi otoritenin ancak sınırlı bir alana hâkim olması, makul muhalefetin yeterince desteklenmemesi ve kendisinin de birlik içinde güç üretememesi bu ülkeyi zaten zehir saçan bir memba haline getirmişti. Bu zehrin tüm komşu ülkelere yayılmasının sonuçları şu anda kestirilemeyecek kadar dramatik olabilir.
Zamanında Beşar Esad’ın Amerikalılara karşı savaşsınlar diye desteklediği cihatçı gruplar hem Şam’daki şedit Baas yönetimine karşı savaştılar hem de iyi bildikleri Irak topraklarında da benzer örgütlerle verimli bir dayanışma içine girdiler. Amerikalı askeri yetkililer Bağdat’ın akıbeti konusunda kaygılarını artık gizleme gereği duymuyorlar. Son dönemde Rojava’dan gelen haberlerden, Türkiye tarafından baskı altında tutulan, Irak’taki Kürt yönetimi tarafından da ablukaya alınan PYD kontrolündeki bölgelerde de IŞİD’in mevzi kazandığı anlaşılıyor.
Buna tüm İslam dünyasında ve Avrupa’daki Müslüman topluluklar içinde Suriye’deki insani felakete tepki gösterenlerin cihada gitmesini de eklemek gerekir. Artık ortada ne Suriye ne de yalnızca Maşrık ile sınırlanabilecek bir sorun var. Bu gelişmenin akabinde Irak ordusu (eğer hâlâ öyle bir şey varsa) IŞİD’i bir şekilde püskürtmenin yolunu bulamazsa Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin en azından ağır bir mülteci akını baskısı altına gireceğini, belki de savaşmak zorunda kalabileceğini tahmin edebiliriz.
Peşmergeler ile Irak Hava Kuvvetleri’nin işbirliği bu durumda düşünülebilecek ihtimallerden biridir. KBG bu durumu Bağdat ile arasındaki anlaşmazlıkların çözümü için bir koz diye de kullanabilir ancak askeri başarı garanti olmayabilir. Irak ile ilgili geçtiğimiz aylarda yazılanlara bakıldığında aslında bu son gelişmenin şok etkisi yaratacak bir tarafı da yok. Maliki’nin azgın mezhepçiliği yalnızca Sünni Iraklıların devletle bağlarının hepten kopmasına, bir dönem radikal cihadçı unsurları ezerek düzeni sağlayan aşiretlerin zayıflamasına yol açmakla kalmadı. Şiiler arasında bile Maliki’ye destek vermek isteyenler son derece sınırlı.
Özellikle Türkiye açısından bu son gelişme Suriye politikasının dolaylı sonuçlarından birisidir. Son zamanlarda ABD’nin baskılarının da etkisiyle bu politika daha makul bir zemine ve çerçeveye oturtulmaya başlamıştı. Ne var ki bugüne dek mezhepçi radikal unsurların gücü küçümsendi. Esad gittikten sonra kolayca kontrol altına alınacaklarına iman edildi. Şimdi yaşanana Suriye’de stratejik düşünce diye pazarlanan ideolojik takıntılar nedeniyle, aklı askıya almanın devasa maliyetinin avansı diyebiliriz.
Bu felaketin, izlenen sürekli gerginlik politikaları neticesinde Türkiye’deki iç huzurun da sarsılmaya başladığı bir döneme denk gelmesiyse olayın vahametini artıran bir diğer faktördür. Bu yolda devam etmemek ülkenin ve toplumun esenliği açısından elzemdir.