Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        TÜRKİYE Cumhuriyeti’nin bundan sonraki evriminde daha din referanslı bir kurgusal çerçeveye sahip olacağını öngörebiliyoruz. Toplumun sekülerleşmesi yeni ve daha demokratik bir laiklik anlayışını şekillendirene kadar bu durum devam da edecektir. Ortadoğu’da Cihatçıların yarattıkları yeni gerçeklik, İslam dünyasında ve Müslümanlar arasında yeni arayışları, din ve siyaset arasındaki ilişkiyi baştan düşünmeyi gündeme getirecektir. İran İslam Cumhuriyeti’nin geçireceği evrim de İslam âleminde siyasetin hangi temellere oturacağı, özgürlük, eşitlik ve adalet kavramlarının nasıl uygulanacağı ve kurumsallaşacağını belirleyecektir.

        Türkiye bu bağlamda çok önemli bir fırsatı teperek, AKP yönetiminde özgürlükçü bir siyasi sistem kurma projesinde çuvalladı. Bu sonuçta birinci derecede amil olan unsur kanımca dinin ve dinselliğin kendisi de değildi. Türkiye siyasi geleneği içinde otoriter yolu seçmek hem cazip hem de bu denli köklü bir toplumsal altüst oluş sürecinde kolay geldiğinden bu yola sapıldı.

        Kuşkusuz varılan noktada yeni seçkinlerin mutlakiyetçi bir iktidar anlayışına sahip olmalarının ve dini, otoriterleşmenin ideolojik kalıbı gibi kullanabilmelerinin payı vardı. Muhafazakâr kitlelerin demokrasinin liberal çerçevesini düşünmek gibi bir dertlerinin olmaması da bu sonuca katkı yaptı. Varlıklı olmak peşinde koşmaktan, var olmayı düşünmeye zaten pek vakit de yoktu. Bunun da ötesinde yeni yükselen sermayenin birikim stratejileri açısından dine bağlı dayanışma unsurunun önemini de kayda geçirmek gerekir.

        Tüm yaşananları bu açıdan normalleşmenin durakları olarak okuyabiliriz. Ancak bu yorumu yaparken geriye dönüp tarihi bugünün gerçekleri açısından okumak ve yorumlamaktan kaçınmak gerekir. Dr. Mücahit Bilici, Taraf Gazetesi’nde 31 Ağustos 2013 tarihli “İslam içi siyaset” başlıklı köşe yazısında dindar Cumhuriyet’in sırasının geldiğini, ülkeyi halka rağmen yönetmeye kalkan laik veya laikçi projenin artık iflas ettiğini savunuyordu.

        Bilici’ye göre, “Türkiye’de artık laik siyaset bitti. Yani siyasetin belirleyici eksenlerinden biri olan ve onyıllardır bir azınlık tahakkümüne imkân tanıyan İslam-laik kutupsallığı büyük ölçüde bitti... Laikler, eğer sisteme küsmeyi tercih etmezlerse, bundan sonra kendilerinden büyük dindar aktörler arasında tercih yaparak demokratik koalisyonlarla siyaset yapabilecekler”.

        Bu yaklaşımda Türkiye tarihinin akışında meşru sayılabilecek yegâne siyasi çizginin dinsel olması gerektiği gibi bir ön kabul var. Bu yaklaşımda Türkiye siyasi tarihi içinde verilmiş, hata ve sevaplarıyla halkçı bir siyasetin önünü açmaya çalışmış laik hareketlerin önemsenmemesi hatta küçümsenmesi var. Dindar insanların siyasetinin ille de dinci siyaset olması gerekmediği önermesinin reddi var. Gene de geleceğe yönelik beklentilerinde, Bilici’nin doğru bir çerçeve çizdiğini düşünüyorum.

        Bilici Müslüman Cumhuriyet’in tanımı gereği halkçı olduğuna inandığından kendi demokrasisini inşa edeceğine iman ediyor. “Bu normalleşme, sırf dindar olmayı, siyasi başarı veya toplumsal destek için yeterli olmayan bir özellik haline getirecek. Laiklik üzerinden siyaset kadar, din üzerinden siyaset de tükenecek. Dindarlar arası bir siyasette hürriyet, adalet, doğruluk, hizmet gibi faktörlerle İslam’ın doğal değerleri siyasi rekabetin eleği haline gelecek... Yani İslam versus laiklik siyaseti biterken sahici bir Müslüman versus Müslüman rekabeti başlayacak, eğer demokratik arınma süreci bir sekteye uğramazsa.”

        Böyle bir Müslüman demokrat yönetimde “dindar Cumhuriyet” ne anlama gelecektir tam kestiremiyorum. Ancak, yetişkin insan gücünü, her şeye rağmen temsil eden laik kesim projeye eşit şartlarda dahil edilmeden bu sonuçlara varılabileceğini de sanmıyorum.

        Diğer Yazılar