Bir Lübnanlı
NE yaparsanız yapın hayatınızdan çıkmayacak insanlar vardır. Bir şekilde size damgalarını vurmuşlardır. Artık birbirinizi görmeseniz de, hayat sizi çok farklı yollara savurmuş, ortak paydanız kalmamış olsa da onlar hâlâ sizin hayatınızın parçasıdır. Bu hakkı, hayatınızın bir anında, içinize bir şekilde işledikleri, sizin siz olmanızda önemli bir rol oynadıkları için elde etmişlerdir.
Onlara hep bir şükran, minnet borcunuz kalır, o borç çoktan ödenmiş, hesaplar kapanmış olsa bile. Bir de ne olursa olsun, o insanla ne denli ters düşmüş, yollarınızı ayırmışsanız, sizi ne kadar derinden yaraladıysa bile kahredemezsiniz.
Fuad Ajami benim için böyle bir adamdı. Hocamdı. Yol gösterenimdi. Bana güvenip okuldaki Ortadoğu programında ikinci öğretim üyeliğini bana teklif ederek hayatımın akışını değiştiren kişiydi. Lübnan’ın Arnun Köyü’nden çıkmış, bileğinin hakkıyla Amerikan akademik çevrelerinde, sonra da siyaset üretilen çevrelerde kendine bir yer bulmuştu. Foreign Affairs Dergisi’nde, Arap isimli bir akademisyen olarak ilk yazıları çıktığında daha 30 yaşını doldurmamıştı.
Benim öğrencisi olduğum zamanlarda Ortadoğu’yu bana daha iyi anlatabilecek, bölgeyi daha iyi kavramamı sağlayacak bir rehberim olamazdı. Yahya Sadowski Ortadoğu’nun röntgenini bizim için çekerken, Ajami bölgenin ruhunu bize anlatırdı.
Benim hocam, ülkesi Lübnan 1982’de İsrail tarafından işgal edildiğinde Amerikan ikiyüzlülüğünü Kongre’de anlatacak kadar cesur, o zamanlardaki yakın dostu İkbal Ahmed’i bu konuyu anlatmak için okula çağıracak kadar eleştirel, savaştan sonra ilk kez gittiği Kudüs’e Ürdün tarafından girmeye dikkat edecek kadar hassas bir adamdı.
Among the Believers (İnananlar Arasında) adlı kitabıyla Müslümanlara yönelik önyargıları iyice harlatan Naipal’u, kitabını eleştirirken yerden yere vurmuştu. Ajami’ye göre Naipaul gibi üçüncü dünyalı aydınlar “kendi ülkelerine ve benzer ülkelere eleştirel bir gözle bakarken, Batı’nın medeniyetine hayranlıkla ve zaaflarına bakmadan yaklaşırlardı”.
Henüz Edward Said ve diğer Arap aydınlarıyla iplerini koparmamıştı. Belki de 1967 savaşının Arap dünyasındaki ruhsal yıkımını ve siyasi sonuçlarını bugün bile en güzel ve kapsamlı anlatan kitabın, The Arab Predicament’in (Arapların Hali) yazarıydı. Daha 35 yaşındaydı. Kitabından kısa süre önce yazdığı, birisi pan-Arap milliyetçiliğin, diğeri bağlantısızlığın sonunu ilan ettiği iki yazısıyla yerleşik yargıları allak bullak etmişti.
Ne oldu da benim hocam, giderek Arap dünyasından, Filistin davasından, Amerikan siyasetine eleştirel yaklaşmaktan uzaklaşıp emperyal misyonların sözcüsü haline geldi? Başta Suudlar, Körfez ülkelerinin sözcüsü, İsrail’in tüm politikalarının savunucusu, George Bush’un Irak işgalinin teorisyeni, meşrulaştıran sesi oldu?
Bu soruyu cevaplamak kolay değil. En kötü kitabı olduğunu düşündüğüm Dream Palace of the Arabs’ta (Arapların Hayal Sarayı), “Bir insanın aldatabileceği yalnızca kendi vicdanıdır” yazmıştı. Öldüğünde kendisini vicdanını aldatmış birisi olarak görüyor muydu acaba? Sanırım Ajami, Arap aydınlarının gerçekle yüzleşmemelerine, başlarına her gelenden kendileri dışında herkesi sorumlu tutmalarına yönelik öfkesinin kurbanı oldu öncelikle.
Bundan 30 yıl önce güzel bir nisan öğleni Washington’da yemek yerken, iktidarın çok çürütücü bir etkisi olduğuna değinmişti. “Siz de iktidara çok yakınsınız, çürümez misiniz?” diye sorduğumda, iktidarı önemsemediği için öyle bir derdi olmadığını söylemişti. Hayatın akışı hayli farklı oldu.
Kanserle boğuşurken yazdığı son kitabı The Syrian Rebellion’ı (Suriye Başkaldırısı) okurken, 33 yıl önce tanıdığım adamın sesini duyduğumu hissetmiştim. O zamanki Ajami’ye yakışan bir kitaptı. Ölüm haberini aldığımda, 8 yıl önce bir konferansta karşılaştığımızda keşke, terslenmeyi göze alıp yanına gitseydim diye içimden geçirdim.
Maasselama hocam.