Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İNSANA ışık yılı uzaklıkta gibi gelen ama şunun şurasında 3 yıl önce, Başbakan Erdoğan Irak’a gittiğinde bölge açısından müthiş bir mesaj vermişti. Başbakan önce Bağdat’a gitmiş, Türkiye’nin yeniden başbakan olmaması için aylarca çaba sarf ettiği Nuril el-Maliki ile ve diğer siyasi liderlerle görüşmüş, ardından Necef’e giderek Hazreti Ali’nin türbesinde dua etmişti. Irak Şiilerinin ruhani lideri Ali Sistani ile de uzun sayılacak bir görüşme gerçekleştirip Kuzey’e Erbil’e uçarak orada da Mesud Barzani ile buluşmuştu.

        Mesaj netti: Türkiye Irak’ta taraflara eşit mesafedeydi ve mezhepçilik belasına bulaşmamak için ahdetmişti. Bu ziyaret Suriye’de Derra kentinde ilk olayların başlamasından birkaç gün önce gerçekleşmişti. Türkiye’nin ne olup da başını Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle İran’ın çektiği bir mezhep çatışmasının tarafı haline geldiği, Türk dış politikasının bu dönemdeki serencamını inceleyenlerin cevabını arayacakları belki de en önemli sorulardan biridir.

        Bu mezhep savaşının arkasında aslında Tahran’ın bölgedeki artan etkisinden rahatsız olan Suudi Arabistan ile İran arasındaki ölümüne jeopolitik çekişme vardı. Buna rağmen, Ankara’daki dış politika yapıcılarının bu vahim mezhepçilik hatasına nasıl düştükleri sorusu cevabını bekliyor. Üstelik bu sorunun cevabı ulus-devlet modelinin Ortadoğu’ya uyup uymadığı sorularıyla ya da tarihin nihayet kendi doğal mecrasında akmaya başladığı iddialarıyla geçiştirilebilecek gibi değil.

        Geriye dönüp bakıldığında Türkiye’nin laik-eski Baasçı, Şii lider İyad Allavi’nin farklı mezhepten siyasetçileri bir araya getiren Irakiye Partisi’ni desteklemesi doğru bir tavırdı. Ankara Obama yönetimini neden bu tercihi desteklemeye ikna edemedi bilemiyorum. Sonuçta İran ile ABD anlaşarak, zor bela bir nebze toparlanmış olan Irak devletini Şii devleti, Irak ordusunu da Şii milisi haline getirecek Maliki’yi yeniden başbakan yaptılar. Irak’ta bugün tanık olunan devlet çöküşü bu tercihin ve ABD’nin daha sonraki kayıtsızlığının sonucuydu.

        Musul aslında IŞİD’in “akıncı” konumunda olduğu Maliki nefreti etrafında birleşmiş geniş bir Sünni koalisyon tarafından alındı. Daha sonraki yayılma da ancak bu koalisyonun varlığı sayesinde gerçekleşti. Taarruzun başarılı olduğu alan sonuçta Sünnilerin çoğunluğu teşkil ettikleri alandı. Ucu Bağdat’a dayandığında hem hızı en azından şimdilik kesildi hem de Şiiler o noktada güçlü bir direniş sergileyeceklerini gösterdiler.

        Musul’un düşmesi, daha doğrusu bunun öngörülememesi, yalnızca Türkiye açısından bir başarısızlık değil. İran açısından da Musul’un düşmesi ve ardından IŞİD’in Suriye sınırını yok eden yayılması ciddi bir fiyaskoya işaret ediyor. Öncelikle İran’ın desteklediği Maliki rejimine yönelik bir tehdit oluşturması ve Bağdat’ın Irak topraklarının tümüne hâkim olamaması açısından.

        Bundan da önemlisi IŞİD’in kontrol ettiği alan, İran’ın Suriye’ye ve onun üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a yardım göndermek için kullandığı alan. İran, bunca para harcadığı, dünya kadar vatandaşının uğrunda öldüğü Suriye rejimine rahatça malzeme gönderemeyecek olmayı kabullenmeyecektir. Hizbulah’ın nefes borusunun kesilmesi de Güney Lübnan’da İsrail’in yeniden kendi çıkarlarına göre hareket etme kabiliyeti kazanması anlamına gelir. Medyada çıkan, İran insansız uçaklarının hareketleri veya Suriye hava kuvvetlerinin bombardımanları bu açıdan okunmalı.

        Bundan sonra yaşanabilecek üç gelişme sayabiliriz: 1) Bağdat sınırlarında kanlı bir pata durumu; 2) Enbar Eyaleti’nden kaynaklanan ve Şii güçlerini bölecek iki yönlü bir harekât; 3) İran’ın Şiilerin karşı taarruzu, ki bu da İran’ın fiilen çatışmaya dahil olması demektir.

        İran’ın Irak’taki son gelişmelerden kazançlı mı kayıplı mı çıktığını da hangi ihtimalin hayata geçeceği belirleyecektir.

        Diğer Yazılar