Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Zaten biliniyordu ama öyle görünüyor ki, Cumhurbaşkanlığı seçimi tahminlerin de ötesinde serbest seçimler tarihinin en gayriadil ve en eşitliksiz şartlarda yapılan seçimi olacak. Bu adalet ve eşitlik eksikliğindeki en önemli boyut elbette Cumhurbaşkanı adaylarından birisinin Başbakanlık makamının tüm imkânlarını kullanacak olmasıdır. Yüksek Seçim Kurulu’nun son dönemdeki sicili bu konudaki itirazlardan bir sonuç alınabileceğine dair pek ümit vermiyor.

        Hakkaniyet eksikliği ve eşitsizlik bunlardan ibaret değil tabii. Henüz Ankara (ve bazı başka) belediye seçimlerindeki usulsüzlüklerin anısı taptazeyken yurtdışından gelecek oyların akıbeti konusunda kaygı duyulmasında şaşılacak bir şey yok. Onun ötesinde Türkiye’de genelde siyaset alanındaki zekâ, örgütlenme ve güç dağılımındaki eşitsizlikten kaynaklanan sorunlar var.

        Doğru ya da yanlış, alışılmadık bir karar vererek birinci tura ortak adayla giren muhalefet partilerinin hali içler acısıdır. Yerel seçimlerde kendi adaylarına karşı çalışan, sandık namusunu korumaktan aciz ya da bunu yapmaya isteksiz bir örgüte sahip CHP’nin içindeki kavga sürüyor. MHP bu açıdan daha iyi durumda. CHP içinde iktidar olmak için gerekli asgari siyaset sağduyusundan yoksun şahsiyetler gani. Bunların gerçekle bağlantıları da hayli zayıf.

        Bugünün Türkiye’sinde iktidar mücadelesinin gerektirdiği eylem anlayışından, iradeden, toplumla bağ kurma yetisinden uzaklar. Bu eksikliklerini de fazlasıyla püriten bir tavırla örtebileceklerini düşünüyorlar. O nedenle iktidar mücadelesinde mutlak yenilgi anlamına gelecek tavırlar, söylemler, kendi partilerinin ayağına çelme takmalar ideolojik saflık kılıfına sarılarak ortaya konuyor.

        Partilerinin adayına ağza gelen her şeyi söyleyenlerin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin siyaseten ve ülkenin geleceği açısından ne anlama geldiğini kavradıkları da şüpheli. “İşler berbat olursa ordu gelir” gibi bir beklenti içinde değillerse eğer. Muhalif seçmenin bir kesiminin de gene mutlak doğrular veya inanç tembelliğiyle benzer bir tercih yapacağı anlaşılıyor. Bunca yenilgi ve hayal kırıklığından sonra bunda şaşılacak bir durum yok. Ancak oy vermemenin açık ve kesin sonucu da Türkiye’de tatsız ve demokrasi açısından tehlikeli bir sistem değişikliğinin ebeliğine ortaklık etmektir.

        CHP-MHP işbirliğinin yukarıdaki çerçevenin ötesindeki yetersizliği ise daha da vahimdir. Tayyip Erdoğan’ın adaylığı, mutantan gösterilerle, dinleyeni gözyaşlarına boğan konuşmalarla, birbirinden en azından rahatsızlık duyanların bile birlik-beraberlik resmi içine girmek için can attıkları bir toplantıda açıklandı. Belli ki toplantının koreografisi, mesajları, simgeleri ince ince çalışılmıştı.

        Buna karşın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığının nasıl açıklandığını, verilen kararın yarattığı sürpriz dışında bu kararın arkasında en ufak bir strateji kırıntısı bulunmadığını düşünün. İki parti bırakın koreografiyi, mesajı, bu mesajların nasıl yaygınlaştırılacağını, sloganların ne olacağını düşünüp şekillendirmeyi, daha kampanyayı taşıyacak, iletişim işlerini yüklenecek ajansı seçmiş değildi. Böylesi bir amatörlükle seçim kazanılması zaten mümkün değildir.

        Kendi neslinin en yetkin, hitabeti güçlü, söyleyeceği lafı olan ve kitle cazibesine sahip siyasetçilerinden Selahattin Demirtaş’ın adaylığı, tüm bu çerçevede ayrı bir önem taşıyor. Demirtaş’ın muhafazakâr Kürtlerden ve solcular dışındaki seçmen kitlesinden oy alması, siyasi ortamdaki kıskacı gevşetme ihtimalini barındırıyor. Özellikle de bizatihi bu adaylığın Kürt siyasetindeki kıskaca karşı ortaya çıktığı göz önünde bulundurulduğunda. Seçim ikinci tura kalırsa, Demirtaş’ın alacağı oylar Ortadoğu’da “Kürtlerin anının” geldiğine inanılan bir tarih diliminde Türkiye’nin geleceğini de belirleyecek öneme sahip olacaktır.

        Diğer Yazılar