İslam Devleti ile yaşamak (1)
AVRUPA’da ve dünyanın belli başlı ülkelerinde 1. Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümü nedeniyle ciddi yayınlar yapıldı. Savaşa götüren her gelişmenin yüzüncü yıldönümünde etkinlikler düzenlendi, konferanslar yapılıyor. Uluslararası sistemde 1914 ile 2014 arasındaki benzerlikler üzerinden, “Acaba yeniden böyle bir gelişme yaşanabilir mi” sorusu tartışılıyor.
Osmanlı İmparatorluğu bir emperyalist paylaşım savaşı olan Birinci Dünya Savaşı’na, bu paylaşımdan pay alabilmek amacıyla, yükselen güç Almanya’nın yanında girmişti. Birikim ve kapasitelerinin çok üzerinde ihtiraslara sahip İttihatçıların yanlış hesapları sonunda imparatorluk tasfiye oldu. Savaşa girmemek mümkün müydü sorusu hâlâ adamakıllı cevaplanmayı bekliyor tabii. Ancak burada önemli olan “ihtiyatsız kendini kandırma” sonucunda, İmparatorluk çöktü. Gerçi imparatorluk olarak sürmesi kolay değildi.
Türkiye Cumhuriyeti bu imparatorluk enkazından doğdu. Cumhuriyet’in kurulmasıyla sonuçlanacak İstiklal Savaşı’nın daha devam ettiği sıralarda eski Osmanlı toprakları üzerinde oluşturulan siyasi düzen ve sınırlar şu sıralarda çöküyor. Dünyada büyük bir güç kayması yaşanan bir dönemde Ortadoğu bölgesinde yüz yıl önceki gibi bir “yaratılış” anına tanıklık ediyoruz.
Eğer Türkiye ciddi bir ülke olsaydı, en azından sırf bu nedenle Birinci Dünya Savaşı’nın olabilecek tüm boyutlarıyla tartışılması şarttı. Bunu yaparken de menkıbelere değil tarihi gerçeklere sarılmak gerekirdi. Sanki bu savaşta İttihatçılar emperyalist amaçlarla hareket etmemiş de yalnızca savunma yapmışlar gibisinden kendini aldatma amaçlı söylemleri çürütmek ancak böyle gerçekleşebilirdi. Yankı bulamayan akademik bazı çalışmalar ve toplantılar dışında bunların hiçbiri yapılmadı.
Üstelik giderek İttihatçıların trajik maceracılığını ve yetersizliğini derin bir sızıyla bize hatırlatan gelişmelere tanıklık ediyoruz. Bu ilgisizlik ve duyarsızlık, böyle bir dönemde sorumsuz ve gelecek açısından da endişe verici. Türk dış politikası Arap isyanları sonrasında, tıpkı İttihatçılar gibi kapasitesinin çok üzerinde iddialarla şekillendirildi, yönetildi. Kibir ve ideolojik takıntılar yanlıştan dönülmesini zorlaştırdı. Ülkenin jeopolitik konumunun önemi, hataların bedelini hafifletti, giderek yalnızlaşmanın faturasının ödenmesini erteletti.
Bugün vardığımız noktada bölgedeki devlet yapıları çöktü. Boşluğu, eski adı IŞİD olan İslam Devleti doldurdu, Bu örgütün serpilmesinde öncelikle Amerikan işgalinin, ama son dönemde Suriye iç savaşının yarattığı ortamda, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin küçümsenmeyecek payı vardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin 49 vatandaşını “alıkoyduğundan” dolayı, inanılmaz hunharlığına, şiddet tapınmasına rağmen kendisine “terörist” denemeyen İD Suriye ve Irak’ta geniş toprak parçalarını ele geçirdi.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin askeri açıdan sanıldığından çok daha güçsüz olduğunu ortaya çıkaran son hamlesiyle bu örgütün önünde kimsenin kolay kolay duramayacağı ortaya çıktı. ABD bombardımanı İD’yi püskürtemez. Obama yönetimi bu bölgeye yeniden kara kuvvetleri göndermemek için de her şeyi yapacaktır.
New York Times Gazetesi’ne verdiği mülakatta ve dünkü kısa basın toplantısında Obama sadece Amerikan personelini ve kurumlarını koruyacaklarının, insani yardımı devam ettireceklerinin altını çizdi. Irak içindeki muhtelif grupların birbirleriyle anlaşmalarından başka çözüm olmadığını vurguladı. Bunun da ilk adımı Nuri el Maliki’nin başbakanlıktan atılması ve daha toparlayıcı bir şahsiyetin işbaşına gelmesidir.
Tam böyle bir konjonktürde, rehinleri nedeniyle Kürtlere de yardım etmeyen Türkiye etkili bir konumda olamayacaktır. Bu durumda gözler İslam Devleti’nden çok rahatsız olan İran’a dönecek ve Şii tarafını makul noktaya getirmesi Tahran’dan istenecektir. Bölgeye düzen getireceğiz iddiası taşıyan bir politika açısından ne ironik bir sonuç bu değil mi?