Tezkere'den sonra
TEZKERE tartışması, Türkiye’yi bir kez daha en temel sorunlarından biri ya da başlıcasıyla yani Kürt meselesiyle yüz yüze getirdi. Gerekçesine, hangi temellerde savunulduğuna, nelerin üzerine vurgu yapıldığına bakıldığında tezkerenin, İD kadar hatta ondan da fazla PKK’yı, PYD’yi ve Esad rejimini hedeflediğini görüyoruz. Bu haliyle tezkere ya da bu tezkerenin bu haliyle yazılmasına yol açan bakış açısı, gerek iç gerekse dış politika açısından sıkıntılı durumlar yaratacaktır.
Uluslararası sistem, ki bu yalnızca Batı’dan ibaret değil, tamamen İD’nin çevrelenmesine ve (olmayacak duaya amin denilerek) yok edilmesine odaklanmışken Ankara’nın ana derdi Suriye’deki rejimin sürmemesi ve Rojava deneyiminin başarıya ulaşmamasıdır. Tezkereyi destekleyenler bunun Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından en uygun ve doğru tercih olduğunu savunuyorlar. Siyasi görüşlere bağlı olarak da bu iki temel hedef bir beka meselesinin unsurları olarak sunuluyor.
Suriye’deki rejimin değişmesinin bölge ve insanlık açısından hayırlı bir gelişme olacağına kuşku yok. Ne var ki beğensek de beğenmesek de bugün için dünyanın birincil öncelikleri arasında böyle bir hedef yok. Bölgenin çökmüş devletlerin enkazında cehenneme döndüğü bir zamanda böyle bir hedefe kilitlenmek de, buna dünyayı ikna etmek de imkânsız. Hele rejimin yerine geçecek ekip bilinmeden, rejim giderse devletin tümüyle çökmesi ihtimali varken ve hepsinden önemlisi İran ve Rusya böyle bir gelişmeye tümüyle karşıyken.
Türkiye sınırlarının güneyinde olup bitenleri sadece PKK merceğinden görmekse zaman tünelinde kaybolmakla eşdeğer. En basitinden şu gerçeği kavramak gerekiyor. Türkiye’nin, İran’ın ve Arap devletlerinin hoşuna gitse de gitmese de 1990’dan beri süren olayların akışı içinde Kürtler ulusal bir kimliğe sahip olarak Ortadoğu sahnesine çıktılar.
Geçmişten farklı şekilde bu kez Kürtler başkalarının vekalet savaşlarının, zamanı gelince kenara çekilecek unsurları değiller. Kendi siyasal geleceklerini belirleyecek konumdalar. Gene geçmişten farklı olarak bundan sonrası için sorulan soru, yaşadıkları ülkelerin siyasi sistemleri içinde ne tür bir varlığa sahip olacakları. Çoğulcu bir yönetim kurdukları Kobani’de İD’ye karşı verdikleri mücadelenin esas anlamı bu gerçeklik üzerinden değerlendirilmek zorunda.
Nitekim Türkiye’nin İD karşıtı koalisyona dahil olması için inanılmaz markaj yapan ABD yönetiminin de Ortadoğu’nun geleceğinde Kürtlerin bir rol oynaması gerektiğine inandığı anlaşılıyor.
Obama yönetimine yakın Center for American Progress’in temmuz ayında yayınlanan “ABD, Türkiye ve Kürt Bölgeleri” (The United States, Turkey and the Kurdish regions) başlıklı raporu şu tespitle başlıyor: “Irak’ın kuzeyindeki Kürt güçleri ve daha az etkili şekilde Kuzey Suriye’dekiler, mezhep üzerinden parçalanan bölgede İD benzeri cihatçı gruplara karşı bir engel ve istikrarın temel unsuru haline geldiler. Bu gerçeklik ABD’nin Kürt siyasi gruplarına karşı politikalarının gözden geçirilmesini ve Türkiye’nin Kürt azınlığıyla sürdürdüğü barış sürecinin canlandırılmasını gerektiriyor.” Bu önemli rapora önümüzdeki günlerde döneceğim.
CHP adına konuşan, terörizm konusunda şahin bilinen görüşlere sahip emekli Büyükelçi Faruk Loğoğlu da hem bu yeni bölgesel gerçeklik nedeniyle hem de uluslararası hukuk açısından tezkereyi eleştirdi. Askeri müdahale ihtimaline karşı çıktı. Önceliğin bir yandan Kobani’de yaşayanların can güvenliğinin sağlanmasına yardım etmek diğer yandan da İD’nin Türkiye içinde bulunan damarlarını kesmek olduğunu vurguladı. Bunu da Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının hassasiyetlerine dikkat etmek gereği üzerinden dile getirdi.
Bu tezkerenin sağladığı geniş hareket alanının Rojava deneyimini boğmak için kullanılmaması, askeri bir müdahaleden zinhar kaçınılması ve İD ile mücadelenin ciddiyetle ve dikkatle yapılması Türkiye’nin çıkarlarına en uygun tavırdır.
Okurların Kurban Bayramı’nı kutlarım.