Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bu dönem de basın tarihine “altın” harflerle yazılacak.

        Gazeteciliğin önemli bir sorunu yıllar boyu birçok mensubunun kolayca “devletleştirilmesi, devletleşmesi” olmuştu.

        17 yıl önce yazdığım, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde kabul edilen, 3 bin gazetecinin, kimine uymasa da, kimi tutmasa da imzaladığı “Bildirge” o yüzden özellikle “özdeşleşme”den bahseder.

        İzlemen, sorgulaman, araştırman, didiklemen, belli mesafede durup “kamusal işleri”ni kurcalaman gereken kişi ve kurumlarla “birlik ve beraberlik içinde” olmak yani.

        Onların yerine geçmek, onların yerinde kendinden geçmek, onların parçası, paramparçası, dili, kulağı, ulağı, uşağı, propagandacısı, megafonu, hoparlörü, 140 karakterlisi olmak yani.

        Tetikçisi, muhbiri, elemanı, kuryesi olmak.

        ***

        Bu dönem artık bundan zerre utanmayan, iktidarın adamı olmayı övünç, Cemaat sözcüsü olmayı kıvanç sayanlarla tarihteki özel yerini alacak.

        Sadece o kadar değil.

        Tehdit eden, doğrudan ajanlaşan, doğrudan elemanlaşan, biat-itaatin bile çok ötesinde, aklı, içi, ruhu, vicdanı, kişiliği kuruyanlarla daha da özel olacak.

        Çünkü kafayı yemişler, başları dönmüş, gözleri kararmış.

        Siyasi-ideolojik aidiyetten başka bir şey bu.

        Otoriteye boyun eğmeyi bile aşan bir şey.

        Teslimiyet dahi hafif kalıyor.

        Bir delirme hali, bir cinnet.

        ***

        Cumhurbaşkanı da, işte böyle bir ortamda, “Gazeteciden Hoca’ya elçi” tayin ediyor.

        Yapma, gazeteci!

        Olma. Şart mı?

        Elçi mektup getiriyor, o mektubun “ıslak imzası” Başbakan tarafından başka sırılsıklam gazetecilere çıtlatılıyor.

        Onlar beraber ıslanıyorlar yağmurda; çıkıp kupkuru, bu müjdeyi taşıyorlar.

        O ana kadar bu elçilikten, mektuptan haberimiz yok.

        Saniyesinde, savaşın ve diplomasinin öteki cephesi de “Elçilik meselesi”ni beyan ediyor ve bunu “Gazeteci ve yazarlar” adında bir sıfatı da kullanarak yapabiliyor.

        Bir zamanlar, eski devletin, eski Genelkurmay’ın, eski sermayenin, eski darbelerin sözcüsü olan “gazeteciler”den tiksinmekte haklı olan bu iki grup “dolmakalem”, şimdi birbirlerinden tiksiniyor.

        Yine haklılar!

        ***

        Muhafazakâr İç Savaş, Başbakan’ın meydan okumasına ve beriki taraftaki “Fırtına” beklentisine bakılırsa, eğer herkes şey ettiğini yutmazsa, sıkı cereyan edecek.

        Kendi eski ve yeni ittifaklarını da harmanlayarak.

        Bir tarafta bir dönemin savaşının iki tarafını, “Kürt siyaseti”ni ve TSK’yı da, hatta Barolar Birliği sürprizindeki gibi, bir takım “ulusalcı”yı da arkasına almak isteyen iktidar…

        Bir tarafta “Erdoğan antipatisi” taşıyan her kesimi müttefiki gören, CHP’yle parçalı ittifaklar kuran, aday tayininde rol oynayan, “askeriye”nin bir kesimini dahi iktidar yüzünden “bir nevi celladına aşık eden”, yolsuzluk gibi gayet meşru bir sorgulamaya yaslanan “muhalif Hizmet”!

        ***

        Bu savaşın bir muharebesini özellikle bekliyorum.

        Bunca şey arasındaki önemli, ama çok çok örtülü bir cephe:

        Dink Suikastı!

        Özellikle, Trabzon Emniyeti’nin o zamanki iki üst düzey amirinin nasıl olup da daha sonra Emniyet İstihbarat’ın başına kadar gelebildiği “Ne istediler de vermedik” süreci.

        Bunu isterse Cemaat da izah edebilir ama özellikle Başbakan’ın, hükümetin izahına muhtaç.

        Nitekim Erhan Tuncel’in çıtlattığı, bir bakıma iç transfer yaşadığı süreç.

        “Hayal”i hamburgerci bombalanmasına yönlendiren ağabeyi gizleyen ve Hayal’den adeta bir suikast planı yaratan mekanizmanın ne olduğu izaha muhtaç.

        “Bomba işi münferit, örgüt yok” denerek nasıl adım adım gidildiği, bu sayede tahliye olan ve sonra mahkumiyetine rağmen Yargıtay’ı beklerken serbest kalan Hayal’in nasıl kullanıldığı, suikasttan önce içeri girmesini önleyen “rastlantı”nın, yani avukatını bile şaşırtacak şekilde, dosyasının Yargıtay’da adeta uyutulmasının nasıl mümkün olduğu filan.

        Çünkü öyle bir suikast ki…

        Ergenekon, iktidar, cemaat, yargı, Emniyet, Jandarma, istihbarat… bir Türkiye defilesi adeta.

        “Paralel devletler”in hakikaten paralel seyrettiği bir geometri.

        Bekliyorum yani:

        Kim tam orada bir bomba patlatacak?

        Diğer Yazılar