Kader, sırf Keita değil!
“KARANLIK” kuşlarının; yarasaların, baykuşların, leşçi akbabaların gürültüsü arasında, “Bu devlet, bu millet, bu ordu” bir “generalin öldürülmesi”ni
dahi kurcalamadı.
Esasında rütbeye, statüye, şehide onca kıymet verirken dahi, birkaç generalin ölümü, öldürülmesi aceleyle hukuk ve hakikat ihtiyacından kaçırıldı.
Nice silah arkadaşı bile ruhlarının ve ailelerinin “hakikat
tesellisi”ne ihanet etti.
Üstünü örttüler; üstüne örtü oldular, kendi üstlerini örttüler!
“Şehit general annesi”, baki evlat acısıyla, “Kimse oğlumun
hakkını aramadı. Evladımı harcadılar” diyorsa, hepimize kardeş!
17 yıl olmuş. Diyarbakır Başsavcılığı “Tuğgeneral Bahtiyar
Aydın suikastı” dosyasını yeniden açtı. Sanki “örgütsüz adi suçmuş
gibi” bir süre sonra “zamanaşımı”na havale edecek sinsi zamanı şimdilik durdurdu.
“Aydın gerçeği” ortaya çıkarsa, onca ölü ve kayıpla çoğumuzun asla kavrayamadığı, kavramak istemediği “bir başka hakikat”e dair en tarihi vakalardan biri olacak. Çünkü ya şunu kabul etmek durumundasınız: “Terörün sadece silahla bitirilemeyeceğine
inanan ve savunan general, kaderin tecellisi, terör kurşunuyla öldü...”
Ya da şunu: “Terörün sadece silahla bitirilemeyeceğine inanan
ve savunan general, öldürtüldü.”
Tuğgeneral Aydın, 22 Ekim 1993 günü, sanki pusuya çekilircesine acele çağrıldığı Lice’de, hem de karakol önünde, keskin nişancı kurşunuyla öldürülmüştü. Nasıl bir tarihtir ki bu, nasıl bir girdap, nasıl bir karanlıktır ki, birkaç ay önce, 17 Şubat 1993’te de, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, askeri uçağın “bilinmeyen nedenle” düşmesiyle ölmüştü.
“Bilinen”; Bitlis’in de “terörle mücadele”de “bilinen hâkim fikir
ve eylemler”e karşı düşünceler taşıyan bir orgeneral olmasıydı.
Benzer çizgideki Mardin Jandarma Alay Komutanı, Albay Rıdvan Özden de, korumalarıyla birlikte 12 Ağustos 1995’te “suikast silahı”yla öldürüldü.
3 Şubat 1994’te ise Tunceli Jandarma Alay Komutanı Kazım Çillioğlu, ilk açıklamada “makamda”, sonrakinde “lojmanda“ intihar
etmişti! Ailesi şarjörünün dolu olduğunu öne sürüyordu ve “kader”
ilginç ayrıntıyı fısıldıyordu:
“Orgeneral Bitlis’e yakın subaylardan Çillioğlu, ‘intihar’dan
tam bir yıl önce, Orgeneral Bitlis’in o uçağında olacaktı. Son
anda ne olduysa, binmedi. Bu yüzden, kısa sürede aklandığı
soruşturmaya bile maruz kaldı.”
Bu “kaderci” yazıda artık, Metin Göktepe’nin “Albay Rıdvan Özden’in eşi Tomris Özden’in resmi beyana aykırı iddialarını kamuoyuna açıklayan gazeteci” olduğunu hatırlatmayayım. Çünkü o “sivil” ya da “polisiye” cinayet!
Evrensel muhabiri Göktepe de, Albay Özden’in öldürülmesinden
5 ay kadar, ölümü sorgulayan eşiyle konuşup haber yapmasından
bir hafta sonra, “Sabancı suikastı” ile aynı gün, bazı polislerce
dövülerek öldürülmüştü!
Bu “kader gibi tarih”i pek merak etmemiş, hatta sık sık örtmüş
bir devlet, siyaset, parlamento, Genelkurmay, medya, yargı
(ve hatta) milletle bugüne kadar geldik işte! Zamanı aşındıra aşındıra. Belki şimdi hakikat vaktidir!
Roman gibi
İÇİM fıkır fıkır oldu. “Romanlar”a devlet ve hükümet itibar gösterdi. Bizim onca yıllık çiçekçi Kazım nasıl da umutluydu. Cumhuriyetçilikle de inançla da ırkçılığı sık sık karıştırmış olanlar utansın!
Lakin aynı hükümet, “Türk soyunu korumak” için “sperm, yumurta bankası” ndan bebek sahibi olmaya ceza düşündü ya... Her açılım kitabını kemiren bu kurda hangi roman dayanır. Hep aynı hikâyedir çünkü!