2008 küresel finans krizini önceden tahmin ederek adını ekonomi tarihine yazdıran, bu nedenle yıllarca "Kriz Kahini" olarak anılan Nouriel Roubini Türkiye'deydi. EKONOMİ gazetesi ve PwC işbirliğiyle düzenlenen Dönüşen Liderlik Zirvesi'nde konuşan ünlü ekonomist, dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu riskleri anlatırken beklenmedik ölçüde iyimser bir gelecek tablosu çizdi. Roubini'nin mesajı aslında oldukça çarpıcıydı: Dünya ekonomisi çok sayıda krizden geçiyor ama yıkılmıyor. Hatta önümüzdeki dönemde daha yüksek büyüme ve daha düşük enflasyonun bir arada gerçekleşmesi mümkün.
Peki, 2008 krizini herkesten önce gören ekonomisti bugün bu kadar iyimser yapan ne?
Roubini'nin değerlendirmeleri yalnızca ABD ve dünya ekonomisinin geleceğine ilişkin tahminlerden ibaret değil. Trump'ın ekonomi politikalarından petrol fiyatlarına, yapay zekâ yatırımlarından Türkiye'nin enflasyon sorununa ve son dönemde yaşanan fon krizine kadar uzanan geniş bir perspektif sunuyor.
Dünya ekonomisi neden yıkılmadı?
Roubini'nin konuşmasında öncelikle dikkat çektiği konu, küresel ekonominin olağanüstü şoklara karşı gösterdiği direnç oldu.
Covid-19 salgını, Rusya-Ukrayna savaşı, Trump'ın gümrük tarifeleri, İran savaşı ve enerji fiyatlarındaki sert hareketler, normal şartlarda bu gelişmelerin her birinin tek başına küresel ekonomiyi resesyona sürükleyebileceği düşünülürdü. Ancak beklenen büyük ekonomik yıkım gerçekleşmedi.
Roubini bunu dört temel faktörle açıklıyor. Piyasa disiplini, ekonomilerin ve şirketlerin değişen koşullara uyum sağlama yeteneği, para ve maliye politikalarının müdahaleleri ve en önemlisi teknoloji yatırımları.
Özellikle piyasa disiplininin altını çiziyor. Trump'ın gümrük tarifelerini artırmasının ardından borsalarda yaşanan sert düşüşler ve tahvil faizlerindeki yükseliş, ABD yönetiminin geri adım atmasında etkili oldu. Yani dünyanın en büyük ekonomisi bile piyasaların verdiği mesajı görmezden gelemedi.
Burada önemli bir değişim var. Eskiden hükümetlerin kararları piyasaları yönlendirirdi. Bugün ise piyasaların tepkisi hükümetlerin kararlarını değiştirebiliyor.
Roubini'nin yaklaşımında bu mekanizma, küresel ekonominin krizlere karşı geliştirdiği en önemli savunma hatlarından biri.
Stagflasyon tehlikesi geçmedi, teknoloji umut veriyor
Roubini kısa vadede iyimser değil. Jeopolitik gelişmelerin yarattığı enerji şoklarının büyümeyi yavaşlatırken enflasyonu yükselttiğini kabul ediyor. Savaşların, yüksek kamu borçlarının, bütçe açıklarının ve korumacılığın dünya ekonomisi üzerindeki baskısı devam ediyor.
Bu nedenle kısa vadeli görünüm stagflasyonist.
Ancak uzun vadeli beklentisi çok farklı. Roubini, "Daha yüksek büyüme ve daha düşük enflasyon bekliyorum" diyerek gelecek dönemin temel dinamiğini teknoloji yatırımlarına bağlıyor.
Yapay zekâ, robotik, biyoteknoloji, yarı iletkenler ve yeni enerji teknolojileri üretkenliği artıracak. Daha az maliyetle daha fazla üretim yapılabilecek. Üretim kapasitesindeki artış, ekonomik büyümeyi desteklerken maliyetleri ve dolayısıyla enflasyonu aşağı çekebilecek.
Roubini'nin en dikkat çekici tespitlerinden biri de yapay zekâ yatırımlarının bugün ekonomiyi ayakta tutan temel unsurlardan biri olduğu yönünde. Ona göre geçen yıl yaşanan yatırım patlaması olmasaydı dünya ekonomisi ağır bir resesyonla karşı karşıya kalabilirdi.
Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca teknoloji şirketlerinin borsa değerlerini yükselten bir yatırım hikâyesi değil. Küresel ekonominin büyüme modelini değiştirebilecek bir sermaye harcaması ve verimlilik devrimi.
Tahvil faizleri yükselirken borsa da yükselebilir
Roubini'nin finans piyasalar açısından üzerinde durulması gereken bir başka değerlendirmesi tahvil faizleriyle hisse senetlerinin aynı anda yükselebileceği yönünde.
Alışılmış piyasa ezberinde tahvil faizlerinin yükselmesi hisse senetleri için olumsuz kabul edilir. Çünkü yüksek faiz, şirketlerin finansman maliyetlerini artırır ve gelecekte elde edilecek kârların bugünkü değerini düşürür.
Ancak Roubini burada önemli bir ayrım yapıyor. Faizler kamu açıklarının ve borçlanma ihtiyacının artması nedeniyle yükseliyorsa bu olumsuz bir gelişme. Buna karşılık şirketlerin üretken yatırımlarını finanse etmek için daha fazla borçlanması, gelecekte büyümeyi ve kârlılığı artırabilir.
Bu durumda tahvil faizleri yükselirken borsaların da yükselmesi mümkün.
Yapay zekâ yatırımları bu ikinci senaryonun en önemli örneği. Veri merkezleri, yarı iletkenler, enerji altyapısı ve yeni teknolojiler için trilyonlarca dolarlık yatırım ihtiyacı doğuyor. Bu yatırımlar bir taraftan sermaye talebini ve faizleri artırırken diğer taraftan şirketlerin gelecekteki kazanç potansiyelini büyütüyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde piyasaları değerlendirirken yalnızca faizlerin yönüne değil, faizleri yükselten nedenlere de bakmak gerekiyor.
Yapay zekâ balonu mu, yeni sanayi devrimi mi?
Roubini, yapay zekâ yatırımlarının bir balona dönüşebileceği yönündeki kaygıları da değerlendiriyor. Bugünkü tabloyu 2000 yılındaki internet balonundan farklı buluyor.
O dönemde gelir ve kâr üretmeyen, iş modeli henüz oluşmamış çok sayıda şirketin piyasa değerleri hızla yükselmişti. Bugün ise yapay zekâ yatırımlarının önemli bölümünü güçlü bilançolara, yüksek gelir ve kârlılığa sahip büyük teknoloji şirketleri gerçekleştiriyor.
Elbette düzeltme ihtimalini reddetmiyor. Teknoloji hisselerinde yüzde 10-15'lik bir düşüş yaşanabileceğini kabul ediyor. Ancak böyle bir düzeltmenin uzun vadeli teknolojik dönüşümü ortadan kaldırmayacağını düşünüyor.
Burada yatırımcılar açısından önemli bir ayrım var. Yapay zekâya yatırım yapan her şirket kazanmayabilir. Ancak yapay zekânın ekonominin bütün sektörlerinde verimliliği artırması çok daha geniş bir kesime fayda sağlayabilir.
Roubini'nin yaklaşımında asıl kazananlar yalnızca teknolojiyi geliştirenler değil, bu teknolojiyi üretim süreçlerine uyarlayabilenler olacak.
Türkiye için enflasyon ve rekabetçilik sınavı
Roubini'nin Türkiye değerlendirmesi ise özellikle dikkat çekici. Türkiye'nin enflasyon sorununun ciddi olduğunu ancak birkaç yıl öncesine göre önemli mesafe alındığını söylüyor.
Mehmet Şimşek yönetiminde bütçe açığını azaltmaya yönelik adımlara ve Merkez Bankası'nın daha bağımsız hareket etmesine dikkat çekiyor. Ancak Türkiye'nin enerji ithalatına bağımlılığı nedeniyle petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükselişin enflasyon üzerindeki etkisinin sürdüğünü belirtiyor.
İç talebin hâlâ yüksek olduğunu, maliye politikası ve özel sektör kanalıyla talebin azaltılması gerektiğini düşünüyor.
Kur politikasına ilişkin değerlendirmesi de önemli. Türk lirasındaki değer kaybının yavaşlatılmasının ithal maliyetleri üzerinden enflasyonu düşürebileceğini söylüyor. Ancak bunun aşırıya kaçması halinde Türkiye'nin rekabet gücünü kaybedebileceği uyarısında bulunuyor.
Aslında Türkiye'nin önündeki en zor ekonomik denklemi tarif ediyor: Enflasyonu düşürürken üreticinin rekabet gücünü korumak.
Kalıcı yüksek enflasyonun refahı ve ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediğini vurgulayan Roubini, çözümün yalnızca para politikasından geçmediğini, yapısal reformların ve makroekonomik istikrarın da gerekli olduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye bölgesel büyümenin merkezlerinden biri olabilir
Roubini'nin Türkiye için çizdiği gelecek tablosunda önemli fırsatlar da var.
Özellikle Ortadoğu'nun yeniden inşası, altyapı yatırımları ve Körfez ülkelerinin sermaye birikimi Türkiye açısından önemli bir potansiyel oluşturuyor.
Türkiye'nin güçlü imalat, inşaat ve altyapı şirketlerinin Körfez'de önemli projeler gerçekleştirdiğini hatırlatarak bu tecrübenin Ortadoğu'nun diğer bölgelerine taşınabileceğini belirtiyor.
Bölgenin enerji kaynakları, büyük varlık fonları, sermayesi, insan kaynağı ve teknolojik kapasitesiyle Türkiye'nin üretim gücünün bir araya gelmesi önemli bir büyüme alanı yaratabilir.
Ancak burada da bir koşul var: Siyasi ve jeopolitik istikrar.
Uzun vadeli altyapı yatırımlarının 10, 20 hatta 30 yıllık geri dönüş süreleri bulunduğuna dikkat çeken Roubini, yatırımcıların öngörülebilirlik ve güven aradığını vurguluyor.
Türkiye'nin coğrafi konumu ve üretim kapasitesi önemli avantajlar. Fakat bu avantajların ekonomik kazanca dönüşmesi için istikrarın ve güven ortamının güçlendirilmesi gerekiyor.
Fon krizine de dikkat çekti: Olağanüstü getiri vaatlerine inanmayın
Roubini'nin Türkiye'de yaşanan fon krizine ilişkin değerlendirmesi de oldukça önemliydi.
Teknolojik yeniliklerden kaynaklanan balonlarla dolandırıcılık ve manipülasyon kaynaklı finansal olayların birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi. Olağanüstü getiri vaatlerinin yatırımcılar için ciddi bir tehlike oluşturduğuna dikkat çekti.
Yüzde 100, yüzde 200, hatta yüzde 3.000 gibi getirilerin gerçekçiliğinin sorgulanması gerektiğini belirtti. Fonlarda yaşanan tasfiye sürecinin daha geniş borsa piyasasını da etkilediğini ifade etti.
Ancak Roubini'nin temel yaklaşımı, Türkiye'nin sağlıklı para ve maliye politikalarını sürdürmesi, büyüme potansiyelini artıracak reformlar yapması ve düzenleme-denetim mekanizmalarını güçlendirmesi halinde bu gelişmenin bir likidite şoku olarak kalabileceği yönünde.
Bu değerlendirme, yaşanan fon krizinin yalnızca mağdur yatırımcıların zararları üzerinden ele alınamayacağını gösteriyor. Sermaye piyasalarına duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi, Türkiye'nin uzun vadeli finansman ihtiyacı açısından da hayati önemde.
Çin'in başarısından çıkarılacak ders
Roubini'nin Çin ekonomisine ilişkin değerlendirmesi de küresel rekabetin geleceğini anlamak açısından dikkat çekici.
Çin'in hızlı büyümesinin arkasında ekonomisini ticarete ve özel sektöre açmasının bulunduğunu belirtiyor. Bugün geleceğin teknolojilerindeki yeniliklerin önemli bölümünün kamu şirketlerinden değil, özel sektörden geldiğini söylüyor.
Ancak Çin'in aşırı yatırım ve kapasite fazlası sorunu yaşadığını, üretim gücünü iç tüketime dönüştürmekte zorlandığını da vurguluyor.
Bu durumu çok çarpıcı bir ifadeyle özetliyor: "Çin üretmeyi biliyor, tüketmeyi bilmiyor."
Buradan çıkarılacak ders, özel sektörün rekabetin, üretimin ve yeniliğin öncüsü olmasını sağlarken toplumun bütün kesimlerinin büyümeden yararlanabileceği bir refah sistemi kurmak.
Kıyamet senaryosundan verimlilik devrimine
Roubini'nin konuşmasından çıkardığım en önemli sonuç, dünya ekonomisinin artık yalnızca krizlerin sıralandığı bir dönemden geçmediği. Aynı zamanda büyük bir ekonomik ve teknolojik dönüşümün eşiğinde olduğu.
Bir tarafta savaşlar, enerji şokları, yüksek borçlar, bütçe açıkları ve ticaret savaşları var. Diğer tarafta yapay zekâ, robotik, biyoteknoloji, elektrifikasyon ve verimlilik artışı.
Bu iki güç arasındaki mücadele önümüzdeki yılların ekonomik görünümünü belirleyecek.
Roubini'nin iyimserliği risksiz bir dünya beklentisine dayanmıyor. Tam tersine, risklerin farkında ama teknolojik dönüşümün bu riskleri aşabilecek büyüklükte bir üretkenlik artışı yaratabileceğine inanıyor.
Türkiye açısından mesaj daha da açık: Küresel büyüme fırsatları kapıyı çalabilir. Ancak bu fırsatlardan yararlanmak için enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesi, rekabet gücünün korunması, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve sermaye piyasalarına güvenin yeniden kazanılması gerekiyor.
Kriz Kahini bu kez geleceği karanlık görmüyor. Fakat iyimserliğinin temelinde teknoloji kadar doğru ekonomi politikaları, istikrar ve güven de bulunuyor.