Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Tarih bazen en pahalı dersleri, en büyük iddiaların içinden çıkarır. Almanya günümüzde tam da bunu yaşıyor. 1986 Çernobil felaketi hafızalarda tazeyken, 2011’deki Fukushima patlaması dünyada büyük bir nükleer korku dalgası yaratmıştı. Bu dalganın üzerinde yükselen Almanya, "Energiewende" (Enerji Dönüşümü) adını verdiği iddialı bir planla nükleer fişini çekmeye karar verdi. Ancak bugün gelinen noktada, 2026 yılının Almanya’sından yükselen sesler, bu kararın bir başarı hikâyesinden ziyade "stratejik bir hata" olduğuna işaret ediyor.

Almanya, 2023 yılında son üç reaktörünü de kapatarak nükleer çağına veda etti. Amacı; tamamen yenilenebilir, demokratik ve güvenli bir enerji sistemi kurmaktı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Benzer durumu kömür santrallerinde de yaşamışlardı. Bugün Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in de itiraf ettiği gibi, ülke “dünyanın en pahalı enerji dönüşümüne” imza atmış durumda.

Nükleer boşluğu sadece rüzgâr ve güneşle dolmadığı gibi nükleer devreden çıkınca baz yükü korumak için kömür ve doğal gaza mahkûmiyet de daha arttı. Analizlere yansıyan veriler de bu dramatik tabloyu destekliyor. Alman sanayisi, yüksek enerji maliyetleri altında ezilirken; dün nükleeri “tehdit” olarak gören siyaset, bugün “stratejik hata” itiraflarıyla Angela Merkel döneminden kalan mirası sorguluyor.

Almanya bu pişmanlığı yaşarken, dünyanın geri kalan ülkeleri ise nükleerle barışıyor. Zira dijitalleşme, veri merkezleri, elektrikli araçlar, enerjiye olan ihtiyacı tahminlerin ötesinde artırmış durumda. Öyle ki dünya tamamındaki dağ-taş yenilenebilir enerji kaynaklarıyla donatılsa bile ihtiyacın karşılanması söz konusu değil. Bu sebeple nükleere hızlı dönüş var. Belçika kapatma planlarını iptal etti, Tayvan yasalarını nükleer lehine değiştiriyor, Japonya ise Fukushima’nın küllerinden reaktörlerini yeniden doğuruyor. Hatta nükleer karşıtlığının kalesi Danimarka bile 40 yıllık yasağını gözden geçiriyor. İspanya, İsviçre, Litvanya ve Kazakistan gibi ülkeler de nükleer kartını yeniden masaya sürüyor.

Güneş ve rüzgâr geleceğin enerjisi gibi sunulsa bile nükleer, o geleceğe giden yolun emniyet kemeridir. Baz yük enerjiniz yoksa sanayinizin çarklarını bulutlu ve rüzgârsız bir güne emanet edilemez.

Türkiye’nin stratejik zamanlaması

Tam da bu noktada Türkiye’nin stratejisi daha anlamlı bir zemine oturuyor. Akkuyu NGS ile bu yıl nükleer lige girmeye hazırlanan Türkiye, aslında Almanya’nın düştüğü hatadan kaçınmak için önemli bir hamle yaptığın söylemek mümkün. Türkiye, sadece enerji sepetini çeşitlendirmekle kalmıyor; aynı zamanda Sinop ve Trakya projeleri kapsamında Rusya, Çin ve Güney Kore ile yürüttüğü müzakerelerle, ABD ile yaptığı Küçük Modüler Reaktörler (SMR) anlaşmayla nükleer teknolojiyi stratejik bir denge unsuru olarak kullanıyor.

Üstelik sadece devasa santrallerle değil, Friedrich Merz’in de işaret ettiği SMR teknolojisi de uzun bir süredir Türkiye’nin radarına girmiş durumda. Fraunhofer gibi kurumların verileri, yenilenebilir enerjinin artışını alkışlasa dahi sanayi devleri için kesintisiz gücün adresi hala nükleer enerji olduğu gerçeği söz konusu.

Enerjide romantizm değil, realizm

Almanya örneği bize gösteriyor ki; enerji politikaları sadece çevreci duygularla veya anlık toplumsal tepkilerle yönetilemeyecek kadar komplekstir. Nükleer enerjiden tamamen çıkmak, sadece bir teknolojiye veda etmek değil, enerji bağımsızlığından ve sanayi gücünden feragat etmektir.

Türkiye için ders açık: Yenilenebilir enerjiye tam gaz devam ederken, nükleer enerjiyi bu sistemin kalbine yerleştirmek bir tercih değil, ekonomik bir zorunluluktur. Çünkü 2026 yılından dönüp geriye baktığımızda görüyoruz ki; enerjide ideolojik kararların faturasını her zaman halk ve sanayici ödüyor.

Sağlıkta çifte tarife: Sigortalıya farklı, peşine farklı fiyat!

Özel bir hastanede sağlık sigortanızla ameliyat olduğunuzda veya basit bir operasyon geçirdiğinizde karşınıza çıkan faturayı hiç incelediniz mi? Eğer aynı işlem için sigortasız, yani "peşin ödeyen hasta" olarak teklif alırsanız, hastanelerin sigorta şirketlerine kestikleri faturanın neredeyse yarısını talep ettiklerini görürsünüz.

Yıllardır bu durumu sorguluyorum ancak tatmin edici bir cevap alamıyorum. Sağlık sigortası yapan şirketler, her yıl poliçelerine yaptıkları astronomik zamlar için çeşitli bahaneler üretirken, bu “çifte tarife” meselesine nedense hiç değinmiyorlar. Özel hastaneler ile sigorta şirketleri arasında nasıl bir iş birliği var ki; bir taraf fahiş fatura kesiyor, diğer taraf ise sigortalıların şikâyetlerine rağmen bu bedeli sessizce ödüyor? Bu durumun sektörün otoriteleri olan Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu (SEDDK) ve Türkiye Sigorta Birliği (TSB) tarafından acilen izah edilmesi gerekiyor.

Mevzuat boşluğu ve denetim zafiyeti

Sektör kaynaklarımın ifade ettiğine göre, bu adaletsizliğin temelinde mevzuattaki boşluklar yatıyor. Sigortalıya farklı, nakit ödeyen hastaya farklı fiyat uygulanmasını engelleyen yasal bir düzenlemenin olmaması, vatandaşın her yıl katlanan prim artışlarının en büyük sebeplerinden biridir.

Ayrıca, özel hastane fiyatlarını doğrudan SEDDK düzenlemiyor olabilir. Ancak hizmet alanları “tüketici” kabul eden ve uyuşmazlıkların Tüketici Mahkemelerinde çözülmesini isteyen Sağlık Bakanlığı ve diğer ilgili kurumların bu hususa eğilmesi gerekmez mi?

Hasta hakları mı, hastane hakları mı?

Sorun sadece faturalarla da sınırlı değil. Örneğin, özel bir hastanede ameliyat olan bir tanıdığım, kamu hastanelerinde bile yaşanmayacak tıbbi sorunlarla karşılaştı. Şikâyetini anlatacak bir makam bulamadığı gibi, hastanenin "Hasta Hakları Bölümü" de hastayı değil kurumu korumayı tercih etti.

Hatta ameliyatına, unvanına ve popülaritesine güvenerek gittiği profesörün girip girmediğini dahi teyit edemedi. Yaşanan komplikasyonlar başka hastanelerin uzmanları tarafından tespit edilmesine rağmen, ilgili hastane ve doktorlar konuya duyarsız kaldı. Özel sağlık sigortası şirketi ise tıbbi süreçle hiç ilgilenmedi; sadece yüksek faturayı ödeyip geçti.

Medikal enflasyon mu, sistemik hata mı?

Allianz Türkiye CEO’su Tolga Gürkan, yüksek prim artışlarını “Medikal enflasyon, genel enflasyonun çok üzerinde seyrediyor” diyerek izah ediyor. Ekonomim Gazetesi’nden Vahap Munyar’a konuşan Tolga Gürkan’ın bu açıklamaları maalesef beni tatmin etmedi. Ayrıca açıklamalarında, sektörün en önemli şikâyet konusu olan sigortalı hastaya neden daha yüksek tarife uygulandığı gerçeğine bir dair bir açıklamada yok.

Türkiye, kişi başına yıllık 12,2 hekim başvurusuyla OECD ortalamasının iki katı bir yoğunluğa sahip. Kamu hastanelerindeki bu yığılma, vatandaşı ister istemez özel sektöre yönlendiriyor. Ancak fiyatlandırma, denetim ve hasta hakları tamamen hastanelerin inisiyatifine bırakıldığında, ortaya çıkan tablo şifa değil, mağduriyet oluyor.

Netice itibarıyla: Özel hastaneler ile sigorta şirketleri arasındaki bu “yüksek fatura ilişkisi” gerçeğine kamu otoritelerinin bir an önce el atması ve vatandaşı bu kıskaçtan kurtarması gerekiyor.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar