Engin Ardıç… Oğuz Atay…
Ben Engin Ardıç’ı 1987 yılının Aralık ayının ilk haftasında Nokta Dergisinde çıkan, “Yazar denen garip yaratık” başlıklı yazısıyla tanıdım. 13 Aralık, Oğuz Atay’ın öldüğü gündür; öleli tam on yıl oluyordu o sene; yakın arkadaştılar Oğuz Atay’la, Atay’ın günlüğünde sık sık adı geçer, Pakize Hanım’la evlilik töreninde nikah şekerini tutmuştu, on sene evvel ölen arkadaşının arkasından belki de edebiyat tarihinin en güzel anma yazılarından birini yazmış, beni de o günden itibaren yazdıklarına müptela yapmıştı.
O yazı neden beni o kadar etkilemişti? O gün o yazıyı okuduktan sonra neden daha çok sevmiştim Oğuz Atay’ı? Bu herif kimdi? Adını hiç duymamıştım. Benim dolaştığım yerlerde dolaşmıyordu besbelli, hiçbir köşe yazısında adı geçmiyordu. Hiçbir edebiyat dergisinde hiçbir denemesi çıkmamıştı karşıma. Kimdi bu yazar, en az Oğuz Atay kadar neden bu kadar hızlı çarpmıştı bana?
*
O yazıyı okuduğumda berbat bir yağmur iniyordu şehre. Vapur düdükleri duyuluyordu yakınlardan. Martılar çığlık çığlığaydı. Katran karası bir hüzün mü desem, sis mi desem, kirli hava mı desem, belki de hepsinin karışımı bir şey çökmüştü Beyazıt’a; konfeksiyon atölyelerinde çalışanlar benden erkenciydi, Güneş gazetesine giden yola döşenen kesme taşlar kaygandı, bilinç ondan kaygan, hayaller şehirden taşmış, kafam karmakarışık, maaşım az, istediğim şeylere yetmiyor; her akşamüzeri ayaklarım gövdemi taşımaktan aciz, zar zor beni Kocamustafapaşa’da bakkal dükkanından bozma kesif bir yalnızlığın sindiği berbat bir eve sürüklüyordu… Haber Müdürü Orhan Duru’ydu, o almıştı beni işe, işim Haber Merkezinde redaktörlüktü, durmadan kitap okuyan, edebiyata meraklı, mektebi yeni bitirmiş birisine başka nasıl bir iş verilebilirdi ki? En erken Orhan Abi geliyordu işe, sanırım arkasından da ben. Haber Merkezi’ne bütün gazete ve dergiler geliyordu, didik didik ediyorduk onları birlikte. Hafta başında en çok merakla beklediğim dergilerden birisi de Nokta’ydı. “İzlenimler” başlığı altında çıkıyordu Engin Ardıç’ın yazıları. Oğuz Atay yazısından sonra indim arşive, Nokta’nın geçmiş sayılarını buldum, daha önce çıkmış bütün yazılarını adeta yutarak okudum.
*
Bir eski zaman tozu sinmişti sanki bu adamın yazısına. Sanki bir yığın yazarı yeniden diriltmişti. Sesine onların sesini eklemiş, öyle çıkıp gelmişti benim bilmediğim bir yerden. Attila İlhan şiirine Kemal Tahir nazariyesi karışmış, Ahmet Hamdi hüznü bir miktar Yahya Kemal ağıtıyla buluşmuş, Orhan Veli dalgacılığı Cahit Sıtkı naifliğiyle hemhal olmuş, hepsinin üstüne dünya edebiyatının devlerinin kokusu sinmişti.
O günden sonra “Sergüzeşt-i Park Otel yahut Ayaspaşa Cinayeti”, “Komünistler Büyükada’ya”, “Epestrefe”, “Aydınkakan Könisberg” gibi denemeleri günün birinde yazar olursam eğer bunlar gibi yazmak istiyorum diye hafızamın en korunaklı yerinde kendilerine şahane bir yer edindiler.
Bir de bana büyük bir hediye verdi; beni Jorge Semprun’le tanıştırdı. Daha sonra İspanya’da Kültür Bakanlığı yapacak, Nazi kamplarında kalmış yazarın “Büyük Yolculuk” romanıyla mesela. Engin Ardıç, Avrupa’yı sarmış olan Nazi mikrobunu en iyi anlayan adamdı. Bütün toplama kamplarını gezmiş, yazılarında o korkunç dehşeti, o muhteşem diliyle anlatıyordu bize.
*
Orhan Duru’ya sordum onu, o bütün yazarları tanıyordu, kimdir bu adam diye. Adını duyunca başını okuduğu gazeteden kaldırmadı, pek önemsemedi, sadece “kitabı yok” dedi. Demek ki rüştünü ispatlaması için kitabı olması gerekiyordu. Orhan Duru onu önemsemedi diye vazgeçmedim ben ondan, o andan itibaren Nokta dergisini daha büyük bir merakla bekledim ancak iki hafta sonra adamı kovdular dergiden. Ben de kitabını bekledim o andan itibaren. Sonra bir yerlerde bir söyleşi ilanı gördüm. Bir akşamüzeri iş çıkışı Sıraselviler’den Cihangir’e doğru yürüdüm hızlı hızlı, yeni tanıdığım bu yazarı hiçbir arkadaşıma anlatamamıştım galiba, bu yüzden tek başıma düşmüştüm yollara, Firuzağa Camii’ne yakın sağ kolda bir apartman katında, bilmem ne kültür merkezinin düzenlediği bir etkinlikti. İlk defa orada gördüm onu, kelimeler böyle ağzından dolu dolu çıkıyordu, geniş gözlüklerinin ardından muzip, yaramaz bir çocuk gibi bakıyordu; zeki, şakacı, her şeyi alaya alan, bildiğiniz hiçbir şey bildiğiniz gibi değildir diyen insanların tümü birbirine benzer, bu adam da onlardan birisiydi işte, o söyleşide “İttihat Terakki” dönemini anlatan bir roman yazmakta olduğunu söyledi, söyleşiden sonra cesaret edip gidemedim yanına, tanışmadım da, ondan sonra da hiç karşılaşmadık, ama ben bir yazar olarak peşinden hiç ayrılmadım.
1988 yılında “Doğru Söyleyeni Dokuz Köyden” adını verdiği, birinci bölümünde “Nokta” serüvenini içine bol bol dedikodu karıştırarak anlattığı, sonraki bölümlerine de “İzlenimler”den seçtiği yazılarını aldığı kitabı çıktı. Artık o da kitabı olan bir yazardı, kitabı da başucu kitabım; dönüp dönüp o nefis denemeleri okuyordum canım lezzetli bir şeyler çektikçe.
Onu ilk gördüğüm ve bir daha da karşılaşmadığım o söyleşi sırasında yazdığını söylediği romanı yıllarca bekledim ama o roman galiba hiç yazılmadı. Zaten iyi bir yazarı öldürmek istiyorsanız, alın onu bir gazeteye köşe yazarı yapın! Hele de iyi para veriyorsanız! Bir süre sonra bir günlük gazetede o da köşe yazarı olarak çıktı karşımıza. Heyhat, Nokta’da her yazısını kitap sayfasıyla 5-6 sayfayı bulan o muhteşem edebi denemeleri gitmiş, yerine gündelik politikanın o yavan, tatsız tuzsuz ama yine de usta bir yazarın kaleminden çıktığı belli olan o sıradan köşe yazıları gelmişti. Hiçbir yazıda “İzlenimlerin” tadı yoktu. İlk birkaç yazısını okuduktan sonra hep o eski yazılarını bekledim durdum ama yok, o yazılar çekip gitmiş, o muhteşem yazar o muhteşem üslubunu, o kudretli kelimelerini de alıp gitmişti sanki. Sonra kurulan ilk özel televizyon kanalında sevimsiz, gıcık bir “yorumcu” olarak çıktı karşımıza.
Sadece şunu söyleyerek asıl anlatmak istediğim yazısına döneyim. Türk matbuat tarihinde, belki de bir dönem solcuların Peyami Safa’dan nefret ettikleri kadar “nefret edilen” tek yazar Engin Ardıç’tır. Kemalistler, bütün ezberlerini bozduğu için tiksindi ondan; solcular, bir dönem kendisi de aynı cemaatin mensubu olduğundan bu fikriyatın Türkiye’de bir karşılığı olmadığını en iyi görenlerden biri olduğu için; bir kısım dindar içkici olduğu için; milliyetçiler alayına “faşo” dediği için; Türk burjuvazisi ise kendilerini de “lümpenler sınıfına” dahil ettiği için sevmediler galiba. “Doğru söyleyen onun gibi birisini bu memlekette değil dokuz köyden” doksan dokuz köyden de yaş değnekle kovalarlar. Öyle olduğu için, bu kadar geniş bir şöhrete sahip olduğu halde öldükten sonra arkasından bu kadar az yazı yazılan belki de Türk matbuat tarihinin tek yazarı oldu.
*
Biz dönelim onu bana getiren, beni onun yazarlığına götüren, Oğuz Atay’ı anlattığı, yazının başında sözünü ettiğim “Yazar denen garip yaratık” yazısına. Yazı şöyle başlıyordu:
“Tükenmezin mürekkebi dağılmış, artık sararmış sayfalarda kalan adın, kâğıdın suyu yönünde hareleniyor Oğuz.”
“Ön kapakta Sevin’in ahşap kaplamalı, penceresi fesleğenli, dantel tığ işi perdeli resminin” solduğu, “Hayati (Asılyazıcı)’nin bastığı, artık olmayan Sinan Yayınları”nın, “artık olmayan bir Cağaloğlu sokağının bir hanının” bilmem kaçıncı katındaki ofisinde, yeni çıkmış olan “Tehlikeli Oyunlar” romanını imzalıyor Oğuz Atay ona. “..o sırada Bic tükenmezi mi modaydı, senin tükenmez satırların usul usul ve sessizce sayfada yayılıyor: Engin Ardıç için Albay’dan sevgilerle, Oğuz Atay…” (Bakıyorum da aynı kitap bir sahafın mezat sayfasında duruyor şimdi.)
Albay dediği romanın kahramanı Hüsamettin Tambay… Belli ki Oğuz Atay kendini kahramanıyla özdeşleştirmiş o sırada. Yazıdan öğrendiğimize göre o sırada Oğuz Atay ile Engin Ardıç “küskün yalnızlıklarını meyhane meyhane” gezdiriyorlar. Akşamları Papirüs’te buluşuyorlar. Barın masalarında telefon prizi var, en büyük keyifleri, dışarıdan telefon geldiğinde garsonun telefonla masalarına gelmesi, oturdukları yerde konuşabiliyorlar, herkes orada, “Hilmi Yavuz Bedrettin’in ilk baskısına hazırlanıyor, Halit Çapın Bay Alkol ile flörtünü sürdürüyor, Tanju Cılızoğlu Papirüs’ten adam toplayıp Nişantaşı’na, kahveye götürüyor, kumpas kurulmuş” arkadaşlarını bir güzel ütecek. (Ben Engin Ardıç’ın bu yazısını okuduğumda Halit Çapın’la Tanju Cılızoğlu da Güneş’te çalışıyorlardı. Tanju Bey yerinde duramıyor, hiperaktif bir çocuk gibi oradan oraya seğirtip duruyor bütün gün, bir gün Halit Çapın, “Ulan Tanju, o…pu mangalı gibi bir yerde durmuyorsun” demişti de ben de bu deyimin anlamını sormuş, o da “eskiden kış günü fahişeler mangalla işe çıkar, polisi görünce mangallarını alır kaçarlar, bu deyim oradan geliyor” demişti.)
Oğuz Atay’la Engin Ardıç, o sırada bu tür işlerden uzak duruyorlar. “Rakı içip kimseciklerin okumadığı kitaplardan, kimseciklere dönüp bakmayan kadınlardan ve hüzünlerden” söz ediyorlar birbirlerine. Uzun saç modası yıllarıdır, “kara kıvırcık saçları enselerinden dökülüyor”, Engin henüz göbek salmamış, Oğuz da “dağlar gibi bir adam”dır. Oğuz’un “kısık sesi cüssesine yakışmıyor”, “sesinde kırık bir şeyler var”, “günlük sıkıntıların, köklü öfkelerin, müzmin yalnızlıkların kırdığı bir şeyler”; Oğuz Atay’ı kimseler anlamıyor, gerçi “keçi sakallı ressamların, boyun atkılı sinema yönetmenlerinin, ince hastalıklı şairlerin ağzına pelesenk olmuş” “beni anlamıyorlar” sözü Oğuz Atay’ın ağzına hiç yakışmıyor “ama gerçek bal gibi” odur, kimseler onu anlamıyor.
Oğuz Atay’ın “kahverengi plastik kaplı, sıradan, kalınca bir deftere günlük tuttuğunu bilmiyor o sırada” Engin Ardıç. Bütün kitaplarını ezberine almış, o sırada yazmakta olduğu “Eylembilim”i bir an önce bitirmesini bekliyor. Oğuz Atay durmadan ona “baba gibi edebiyat talim ediyor”, Conrad, Hesse, Nabokov “okutuyor”. Engin Ardıç, “Tutunamayanlar”daki Süleyman Kargı’nın şarkılarını Nabokov’un “Soluk Alev”inden arakladığını söyleyince ona “kan beynine sıçramış” Oğuz’un, arkadaşını çok üzmüştü. O sırada beyninin Oğuz Atay’a oyunlar oynadığını bilmiyor, “tıpkı Selim Işık, tıpkı bir Hikmet Benol, tıpkı bir Turgut Özben gibi dehşetiyle gülünçlüğü at başı giden bir ölümle, Atay’ın evinde, aptesanede, elinde günün gazetesi kaykılıp gideceğini” nereden bilsindi, bilse onu üzer miydi?
Öleceğini nerden bilebilirdi? Birlikte bir resim çekmek bile akıllarına gelmemişti. Londra’dan Engin Ardıç’a gönderdiği mektuplarda umutluydu ama bir süre sonra o cılız umut ışığı da sönmeye yüz tuttu. O sırada çevrelerini ölümler kuşatmıştı ama onlar ölümü umursamıyordu, Oğuz Atay kahramanlarına tuhaf ölüm biçimlerini uygun görüyordu.
Aralarındaki 18 yıllık yaş farkını Engin Ardıç “eşek gibi yaş farkı” diyor ama “iki koca bebek, iki oyun arkadaşı” gibidirler. Pakize’yle nikah davetiyesini evlerine götürür Oğuz Atay, Engin Ardıç’ın mürekkep yalamış pederi, “Eh evladım, sonunda bir yere tutundun demek” şakasını yapınca gülmekten kırılmış Oğuz Atay, Beyoğlu Evlendirme Dairesi’nde kıyılan nikah töreninde, nikah şekerini Engin tutmuş, likörlü çikolata akmış, düğün için Beymen’den aldığı yeni pantolonu berbat olmuş, meğer şekeri evde kalan kızlara tuttururlarmış kısmeti açılsın diye”, Oğuz Atay’ın beyaz Renault bir arabası var, o arabanın tamponuna bir Amerikan filminden öğrendikleri konserve tenekesini bağlayarak kaç kez Bodrum’a gidip gelmiş, kaç kez yollarda kalmışlardı.
Engin Ardıç daha o günlerde düşman kazanmaktan gizli gizli zevk aldığını itiraf ediyor yazısında ama Oğuz Atay “ciddi ciddi kırılıyor”du ona yapılan düşmanlıklara. “Kafasızlar, dangalaklar, cahiller ordusu bütün kalelerini zaptetmeye, bütün tersanelerine girmeye çalışıyordu memleketin, beyaz mantolu adam, Ubor Metenga’dan mektup yiyen aydın, oyunlarla yaşayan zavallı suretlerimizi” Oğuz Atay durduğu yerde uydurmamıştı her halde.
Yeniköy’deki evinin kitaplığında Oğuz Atay’ın ders kitabı olarak yazdığı “Topoğrafya” kitabını gören Engin Ardıç, “Deneysel bir roman mı üstat?” diye sorunca Oğuz onu mutfağa kadar kovalamıştı.
Sevimsiz yağmurların yağdığı soğuk bir gün toprağa vermişlerdi Oğuz Atay’ı. Cami avlusunda bir avuç insandılar, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
*
Yazının bundan sonraki bölümünde, ölümünden sonra, “genç ve istikbal vaat eden yazar adayı” olarak geride kalan kendini anlatıyor Oğuz Atay’a Engin Ardıç.
“Muhteşem bir yalnızlık” bırakmıştır ona Oğuz Atay. O gitti gideli James Joyce ile Kemal Tahir’i birbirine tokuşturmayı öğrenmişti. “İçine bir tutam deneme, iki ölçek köşe yazısı, bir fırt röportaj, bir ölçü duygusallık, üç kalem malumatfuruşluk kattığı yazılar yazmaya” çalışıyor, yazdıklarını “hanımlar pek beğeniyor”, yine de serzenişte bulunuyor Oğuz Atay’a, “giderayak ‘yaz’ diye elverdin de sanki iyi halt ettin Oğuz… Ne olur ben de senin gibi mühendis, doktor, avukat olsaydım… Kırkımdan sonra gizli yazarlık yeteneklerim keşfedilir, artık beyin tümöründen mi, böbrek kanserinden mi neyse vakitlice çekip giderdim, şimdi beni insanların nankörlüğü, ahmakların ahmaklığı ve hayatın güzelliği öldürecek oysa. İkimiz de aykırı adamlardık, neden beni piç gibi bıraktın Oğuz?”
Oğuz Atay da öldüğüne göre Engin Ardıç bundan sonra, “suların kesilmesini, nakil vasıtalarındaki izdihamı, sinemalarda kuyrukların teşkilini, çöp kamyonlarının seyrek uğramasını, dilekçelerin resmi dairlerde sürünüp kalmasını, umumi mahallerde ahlaka mugayir hareketleri, sokak köpeklerinin itlafını, maaşlarımızın tediyesindeki teehhürü, turistlere gösterilmesi icap eden kolaylıkları, radyo ve televizyonlarda kelimelerin yanlış telaffuzunu, gıda maddelerinin keyfi satışını, vatandaşın denize girecek yer bulamamasını, bazı fıkra muharrirlerini takdir ve/veya tekdirimi, gazinolarda muhattap olduğumuz fahiş hesap pusulalarını, kahvelerde vakit öldüren işsizleri, seyrüsefer kazalarının asgari hadde indirilmesi için riayet edilmesi lazım gelen kaideleri, yirmi üçüncü fırkanın taarruzu esnasında meydana gelen vaziyet hakkında muharebeyi yerinde müşahade etmiş bir zatın hatıratını, yollara kafi miktarda meyil verilmemesi sebebiyle kaldırım kenarlarında toplanan suların geçen vasıtalar tarafından yayalara sıçratılmasını, falan filanı kiminle” tartışacak?
Sanırım kendi isteğiyle bütün bunları tartışacak hiç kimse yanında yöresinde bırakmamıştı.
*
Oğuz Atay “Babama Mektup” hikayesinde, “ne yani babacığım, ben de senin gibi ölecek miyim?” demişti.
Engin Ardıç, benim onunla tanışmama vesile olan yazısının sonunda, tıpkı Oğuz Atay’ın arkasından çıktığı gibi “benim için de günün birinde gazetelerde ‘elim bir ziya’ başlıklı ilanlar çıkacak mı?” diye soruyordu Oğuz Atay’a. Gazetelerden uzağım, ölümünden sonra gazetelerde ölüm ilanı çıktı mı Engin Ardıç’ın bilmiyorum ama Engin Ardıç, Oğuz Atay’a “Babama Mektup” hikayesinin sonunda sorduğu soruya şöyle bir cevap vererek bitiriyordu yazısını:
“Ne yani Oğuz, ben de senin gibi ölecek miyim?”
Evet, o da Oğuz Atay gibi öldü. Tabutuna kaç eski dostu omuz verdi bilmiyorum ama tabutunu taşıyanlardan birisi de bu memleketin Cumhurbaşkanıydı.
Nur yağsın kabrine!
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi57 dakika önce
- Atatürk, Kemalist değildi!47 dakika önce
- Hannah Arendt, "Heidegger'in Kulübesine" neden gitmedi?2 dakika önce
- Ziya Gökalp'ın entarisinden çıkanlar5 dakika önce
- Cellat!43 dakika önce
- 80 sene önce 4 Aralık!4 hafta önce
- Şamlı İzzet'in "şekeri", Arap Tahsin'in "yüzü"1 ay önce