Ankara’da gerçekleşecek NATO zirvesi öncesinde Türkiye’ye yönelik ilginin artması elbette sıradan bir gelişme değil.
Zirvenin Türkiye’de yapılmasından NATO’nun mevcut tablosuna, gücüne, güçsüzlüğüne kadar pek çok başlık altında yürüyen tartışmalar var. Her zaman olduğu gibi abartılı yaklaşımlar dikkat çekiyor. Özellikle de sosyal medya üzerinden yayılan “bilgi”ler, inanılmaz bir kafa karışıklığı yaratıyor.
AVRASYA TEZLERİ
Türkiye’de her dönem Avrasya hattına yönelik bir ilgi, beklenti ve arayış olmuştur. Bunların ideolojik olanları, siyasi parti olarak uzun zamandır yoluna devam ediyor. Diğer yandan çok yaygın ve tartışmalı bir tanımla, dünyanın kalbinin ekonomik ve teknolojik anlamda artık Pasifik’te attığını savunanlar var.
Buna karşılık bu zeminin iki ana aktörü olan Çin ve Rusya ile ilişkilerin geliştirilmesi üzerinden yürüyen “akraba” tartışmalar da var.
ABD VE NATO KARŞITLIĞI
Dünyanın pek çok açıdan yeniden düzenlendiği, yeni bir küresel düzenin ortaya çıktığını savunanlar arasında da Pasifik hattı veya Güney yarımküre adı altında tezleri öne çıkaranlar bulunuyor.
Bu tartışmaların her biri Türkiye’de gerçekleşecek NATO Zirvesi öncesinde hayli hararetlenmiş görünüyor. Zira bahsettiğim tezlerin önemli bir bölümünde ABD ve NATO karşıtlığı öne çıkıyor. Hatta bu karşıtlık, bu zeminlerin hayat bulma nedeni desek yeridir.
Türkiye’nin Çin ve Rusya ile iyi ilişkiler kurmasının ne denli önemli olduğunu sıkça gündeme getirenlerdenim. İkisini birlikte ele alarak bir strateji oluşturmanın makul olmadığını düşündüğümü de ekleyeyim.
Ama bunu bir Avrasya ittifakının gerekliliği yahut Türkiye’nin geleceği gibi görenlerden olmadım. Türkiye’nin geleceğinin ve yönünün hala Batı’ya dönük/yönelik olduğunu, bu bakımdan da NATO üyeliğinin yeni boyutlar kazanmasının son derece değerli olduğunu savunuyorum.
TÜRKİYE’NİN NATO HİKAYESİ
Tam da bu nedenle mevcut tartışmaların 7-8 Temmuz Zirvesi öncesinde sağlıklı ve gerçekçi bir zeminde yürütülmesi önemli. Türkiye’nin NATO hikayesinde hepimizi rahatsız eden çok sayıda gelişme ve krizden söz edebiliriz. Ankara’nın kritik zamanlarda NATO’dan destek bulmak bir yana, İttifak’ın en büyük üyesinden ambargolarla karşılaştığını da biliyoruz.
Ancak NATO tarihine şöyle bir bakmak bile İttifak’ın diğer üyelerinin de benzer sorunlarla karşılaştığını ortaya koyacaktır.
Bir ittifakta yer almak, bütün varlığınızı oraya hasretmek anlamına gelmez. Nitekim Türkiye’nin kritik zamanlarda NATO/ABD hattına kuvvetle muhalefet ettiği de bir gerçek. Şu halde tartışma NATO karşıtlığı veya “NATO”cu olmak gibi alanlara sıkıştırılarak yürütülemez.
TÜRKİYE’NİN YÜKSELİŞİ VE ROLÜ
Türkiye’nin, bölgesinde son çeyrek yüzyılda gösterdiği yükseliş, güçlü devlet ve güçlü liderlik denkleminde aldığı mesafe neresinden bakarsanız bakın muazzam. Bu durumu, iç politikaya kurban ederek veya ideolojik körlükler üzerinden yok sayarak anlamak mümkün değil.
Bu yükseliş hikayesinin ana dinamiklerinden biri ve belki de en önemlisi Türkiye’nin büyük hikayeler, ittifaklar ve zeminlerde kendisine “özerk alan”lar elde etmesi. Ankara’yı, iradesini tümüyle başka bir güce ya da ittifaka teslim etmekle suçlayanların gözden kaçırdığı iki nokta var.
Birincisi, dünyada hangi blok ya da ittifakta olursanız olun, bir irade paylaşımı olur. Bu paylaşım, gücünüz ve vizyonunuzla şekillenir.
İkincisi, Türkiye’ye hedef ve yön olarak gösterilen Avrasya’nın büyük güçleri de emperyal arzu ve hırsları bakımından ABD’den daha geride falan değildir. Bunu süslü ideolojik kalıplarla söylemek gerçeği değiştirmez.
FIRSATLARIN FARKINDA OLMAK
Türkiye’nin NATO ittifakında yer alması, her konuda görüş birliği ya da operasyonel ortaklık anlamına gelmediği gibi, belli alanlarda çıkar ortaklığı kurulamayacağını da göstermez.
2026 Zirvesi, NATO’nun kendi geleceği açısından da yeni kodlar ve dönüşümler ortaya çıkarmaya aday. Bu aynı zamanda Türkiye’nin rolü açısından da önemli fırsatlar sunuyor.
Zirveye kadar birkaç yazıyla bu durumu tartışmaya devam edeceğim.