Maraşlı kardeşler ve annelik sanatı...
ANNE olmak zor iş. Bir insanı dünyaya getirecek, onu büyütüp kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlayacaksın. Bebeğin rahme düştüğü andan itibaren onun için en iyi olanı düşünüp bulacaksın; yediğin içtiğin, gezdiğin tozduğun, hatta düşündüğün bebeğinin iyiliği için olacak.
Artık sen bir süreliğine yoksun. Kendi keyiflerini, egonu rafa kaldıracak, eksikliklerini ve arızalarını kendine saklayacaksın... Öyle bir denge kuracaksın ki çocuk sevildiğini hissedecek ama bu sevgi onun güdük kalmasına, bağımlı olmasına sebep olmayacak. Görevin: Yaşamın devamını sağlamak. En iyi biçimde.
Geçen hafta bağ evinde kendilerini asan dört kardeşin haberini okuyunca tüylerim diken diken oldu. Haberin detayı, hepsinin delicesine bağlı oldukları annelerinin öldüğünden ve kardeşlerin bu kayba katlanamayıp hayatlarına son verdiklerinden bahsediyordu. Doğru mu değil mi bilmem ama diyelim ki gerçek bu... O zaman sorulacak bir tek soru var: Bu nasıl bir annelik?
Annelik çocuklarını sevgiye boğmak mıdır; onları öyle çok seveceksin ki sensiz yaşayamayacaklar? Kim bilir nasıl bir eksiklik var ki içinde bunları kapatmak için çocuklarını kullandın? Ah be kadın.
Anne babaların çok kolay düşebilecekleri iyi niyetli tuzaklar var: "Ben yapamadım o yapsın"lar, "En iyi eğitimi alsın, en başarılı o olsun"lar, çocuğu yönlendirmek yerine yönetmeyi seçenler, "Ben senin iyiliğini istiyorum"lar... (Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla örülüdür.)
Maraşlı dört kardeşin başına gelen belki de bunlardan. Belki de "Çocuklarıma benden daha iyi kimse bakamaz, onlar için en iyisini benden başka kimse bilemez, onları benden daha fazla kimse sevemez, onlar da benden daha fazla kimseyi sevemez" diyen bir annenin kantarın topunu kaçırmış oluşu... Kim bilir?
İster içgüdülerinle yetiştireceksin çocuğu, ister benim gibi kitap yığınlarının altında kalacaksın ama amacın belli: Hayatın devamını sağlayacaksın. Sen gittikten sonra da senden bir parça yaşayacak... Sen gittikten sonra!
Doğal doğum devrimi kapıda
"1998 yılında sezaryen oranı yüzde 14 iken 2010'da bu sayı yüzde 45'e yükseldi" diyor Sağlık Bakanlığı yetkilisi... Türkiye genelinden bahsettiğini tahmin ediyorum; çünkü büyük şehirlerde bu oranın % 85'ler civarında olduğunu biliyorum. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre ise normal rakamlar % 10 ile % 20 arasında...
Şimdilerde annelerin bir doğum şekli zannettiği ve randevuyla girdikleri sezaryen ameliyatı anne bebeğin gerek fiziksel, gerekse ruhsal sağlığında tahminlerin çok ötesinde zararlara sebep olabiliyor... (Sezaryenle doğan bebeklerin bağırsak florasının gerektiği gibi gelişmediğini biliyor muydunuz?) Neyse ki doğal doğuma inananlar da var... Jinekologlar, antropologlar, ebeler, doula'lar, hamileler, sezaryen mağduru anneler...
Doğal doğuma inananlar tarafından kurulmuş ve yakında yayına girecek bir web sitesi var: www.oneworldbirth.com. Mail listesine kaydolursanız 3 dakikalık bir fragman izleyebiliyorsunuz. Bu 3 dakikada kimler yok ki: Michel Odent, Ina May Gaskin, Sheila Kitzinger, Elizabeth Davis... Ortak yönleri hepsinin kendi alanında birer otorite oluşu ve doğuma olan inançları...
Diyorlar ki: "Kadınları korkutursan doğumu yönetebilirsin." Diyorlar ki: "Doğumun bir sektöre dönüşmesinin sebebi para." Diyorlar ki: "Kadınlar doğumu geri alacak."
Bu insanlar belki bir film yapacaklar birlikte, belki bir hareket başlayacak dünya çapında, belki bu hareket eğitimlere sebep olacak, daha çok konuşulacak sezaryenin anormalliği üzerine, daha çok merak edilecek... Ben takipte olacağım; size de haber vereceğim elbette... Zevkle.