Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BEBEK olmak göründüğü kadar kolay değil. Annenin biraz sıkışık olsa da rahat ve güvenli karnından dışarı çıkacağın ana doğru başlıyor hayatın stresi ve katlanarak büyüyor, büyüyor...

        İster normal doğ, ister sezaryenle söküp alsınlar, varış noktası aynı: Kaos! Fazla aydınlık, fazla gürültülü, fazla kalabalık... Uzay'ın doğumundan 14 ay sonra durup düşünüyorum, şimdiki aklım olsa oğlumla birlikte kimsenin bizi bulamayacağı karanlık ve sıcak bir yerde ona sarılır uyurdum 40 gün... Arada bir yemek yemeye kalkardım yerimden, arada bir onu beslemeye, yıkamaya... O kadar...

        Oysaki pratikte yaşananlar tam tersi... Doğumdan sonraki günü hatırlıyorum... Sırtımda epidural kabloları, şişmiş yüzüm gözüm, dikişlerim sızlıyor... Hastane yatağımda yatar ve elimdeki bebeği nasıl besleyeceğimi bir türlü bulamazken perdenin öte tarafından, bizi ziyarete gelenlerin kendi aralarında daldıkları muhabbetin yükselen sesi canımı sıkıyor, nefesimi kesiyor. Nasıl darlandığımı, nasıl herkesi kovmak istediğimi hatırlıyorum.

        Geleneği tersine çevirecek bir kol olsa... "İlk 40 gün anne ve bebeğin yanına kimse yaklaşmasın; bırakın onlar birbirlerine ve yeni hallerine alışsınlar, ziyaretler sonra başlasın" şeklinde değişse bir anda diye diliyorum.

        YENİDOĞANIN İHTİYACI

        Bunu söyleyen sadece ben değilim; Macar asıllı Pedagog Emmi Pikler, beden ve ruh sağlığı dengede bir çocuk yetiştirmenin yolunu anlattığı kitabında bir bebeğin ilk günleri için şunu söylüyor:

        "Yenidoğan mümkün olduğunca sessiz ve karanlık bir ortamda, mümkün olduğunca hareketten uzak bir çevrede bulunmalıdır. Uyarıcılardan bu kadar uzakta bile onun için yeni olan ve alışması gereken bir sürü işi vardır. Kendini yaşamın içinde konumlandıracak, nefes alacak, sindirecek, uyuyacak, ışığın ve ısının değişimine uyum sağlamayı öğrenecektir. Bulunduğu ortam ne kadar sessiz sakin olursa bu uyum süreci o kadar kolaylıkla geçer."

        BEN UYUTMALIYIM

        Zorluklar yenidoğan evresi geçince bitmiyor tabii ki... Çocuklara sükûnet sağlamak, yetişkinlerin asla aklına gelmeyen bir şey. Bebek genel kanıya göre sürekli ilgilenilmesi, yedirilmesi, uyutulması, sallanması, gezdirilmesi gereken bir muhtaç yaratık... Belki de yanılıyoruz.

        (Uzay'ın hayatının ilk aylarında beşiğinde uyuyakaldığı zamanları hatırlıyorum. "Onu benim uyutmam lazım ya da aç karnına uyudu" diye suçluluk hissettiğimi ve sonraki uykulara kollarımda dalsın diye çabaladığımı biliyorum. Şimdi kendi kendine uyuyamayan bir oğlum var ve görüyorum ki bu sadece benim suçum.)

        FAZLA İLGİ BÜNYEYE ZARAR

        Her şeyin küçüğü sevimli olduğundan bebek insanlar hayatlarının ilk yıllarında bir daha asla mazhar olunamayacak bir ilgi seline maruz kalıyor. Daha minicikten itibaren çevresi komik suratlar yapan, kendisiyle bebekçe konuşan, havlayan ve daha bin çeşit numarayla ilgisini cezbetmeye çalışan "yetişkin"lerle çevreleniyor...

        Bu yetişkinler çocuğu bir türlü rahat bırakmayıp dikkatini sürekli başka bir yere çekmeye çalışıyorlar... "Ne kadar da tatlı, pek de akıllı, tıpkı babası, yok annesi, aman da yürüdü, bıgıl bıgıl dedi..." Onun da bulunduğu ortamda onun hakkında konuşup duruyoruz ve hatta bir sirk hayvanı gibi "Yürü de görsünler, baba de duysunlar..." minvalinden yeteneklerini test ediyoruz...

        Çocuğa bir rahat, bir huzur vermek kimsenin aklına gelmiyor ve böylece çocuk da bu "müdahaleli ve aşırı ilgili" hayata alışıyor. Artık sürekli eğlendirilmek, uyutulmak, ilginin merkezinde olmak, hiçbiri değilse konuşulan konunun kendi hakkında olmasını talep ediyor. Ve büyüyor... Bu zaman içinde kendi kendine kalmayı öğrenememiş, doğduğundan beri bir sakin duramamış minik insan artık yalnızca tribünlere oynamayı biliyor, başka türlüsünü bilmiyor...

        *

        Peki ya en baştan onu kendi haline bırakabilseydik... Nasıl olurdu?

        Diğer Yazılar