Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Birkaç yılda bir bit pazarlarına uğrarım. Kahramanlar’da köprü altındayken, Yeşildere’deyken bir kez gittim, sonra nereye kurulduğunu bile bilmez oldum. Bu “gezici pazar”ın, kalıcı bir yere kavuşması gereğini düşünsem de, aklıma bir öneri gelmez.

        Geçenlerde komşumuz Bahri Şencan, “yeni bit pazarı”nı anlattı ve yerini de “Birinci Sanayi Sitesi”nin arkaları olarak tarif etti.

        Geçtiğimiz Pazar sora sora buldum.

        Hava güneşli, dev bir alan ve binlerce kişi...

        Neyin alınıp, neyin satıldığını zaten biliyorsunuz.

        Eskiden bu pazarların satıcıları da, müşterileri de erkekti.

        Şimdi görünüm değişmiş, satıcılar arasında çok sayıda kadın olduğu gibi, ziyaretçiler arasında da kadınlar vardı.

        Hatta çoluk-çoklarıyla gelmiş aileler.

        Gazeteciler de gelmez oldu..

        Bu binlerce metrekarelik alanın sahibi ya da sahipleri kimlerdir bilmem.

        Ama gezenler, yer yer su birikintilerini dolaşmak, yer yer çamurla baş etmek zorunda.

        Önünden geçmekte olduğum tezgahlardan birinin sahibi yüksek sesle söyleniyor.

        Ağırdan alıp, tezgahında hiç ilgimi çekmeyen mallarıyla ilgilenir gibi yapıyorum ama kulağım onda.

        Valiliğe çıktık, belediye başkanından söz aldık yine de her taraf su ve çamur içinde. İki kamyon kumu çakılı bu kadar insandan esirgiyorlar. Belediye bizden 3-5 kuruş da olsa “işgal parası” alıyor da, başkanı buraya gelip etrafı şöyle bir gezmiyor. Eskiden ara-sıra da olsa gazeteciler gelir, haber yapar, sesimiz olurdu. Şimdi onlar da uğramaz oldu.

        Adamın sesi çevreden gelen desteklerle bir hayli yükselirken, “Şimdi ağzımı bozacağım vallahi” sözleri üzerine, meslek aşkı ağır bastı ve araya girdim;

        Dur! Ağzını bozma. Benim çok sayıda gazeteci arkadaşım var. Sen derdini sakin sakin bana anlat, ben belki gazeteye koydururum.”

        Hay elini ayağını öpeyim be abiciğim, seni Allah gönderdi.

        İsminiz ne?

        Mustafa Koçyiğit.

        Sorun ne?

        Sorun ortada. Çevreyi görüyorsun? Çalmadık kapı bırakmadık, söz vermelerine rağmen bize kimse sahip çıkmıyor. Ekmek parası için dileneyim mi, hırsızlık mı yapayım. Bizim işimiz de bu.

        Hangi kapıyı çaldınız?

        Elini ceketinin iç cebine daldıran pazarcı, bir tomar kağıt çıkardıktan sonra devam etti;

        Valilik ilgilenmiş ama...

        550 imzalı dilekçe yazıp, küçük bir heyetle Valiliğe gittik. Oraya belediye başkanı da geldi ve bize “Sizinle ilgileneceğim” sözü verdi, ama ne kadar ilgilendiği ortada.

        Mustafa Bey’in elindeki kağıtlar arasında küçük bir “dilekçe alındı belgesi” dikkatimi çekiyor ve alıyorum. “İl Mahalli İdareler Müdürlüğü” damgalı belgenin tarihi 6 Temmuz 2010...

        Ağzı iyi laf yapan, hakkını aramasını bilen Mustafa Koçyiğit’e “Gel bir de fotoğrafını çekeyim de, haberin fotoğraflı olsun” dedim.

        Bir yandan, tezgahının arkasındaki su birikintilerinin fotoğrafta çıkacağı alana geçerek poz verirken, “Hay Allah razı olsun be abi. Tezgahta gözüne kestirdiğin bir şey varsa çekinmeden al” diyordu.

        Ben uzaklaşırken o hala konuşuyordu; Şuraya tuvalet diye 3 baraka koydular, içinde su bile yok. Pislikten, kokudan girmek mümkün değil...

        Elçiye zeval olmaz

        İnsanlar bu, sorun bu.

        Nasılını, nasıl olması gerektiğini bilemem.

        Bir alana yüzlerce insan tezgah açıyorsa, orayı da binlerce insan ziyaret ediyorsa, belediyeciliğin orada başladığını biliyorum.

        Diğer Yazılar