Günümüzden yaklaşık olarak beş yüz yıl önce yaşamış olan stratej Nicollo Machiavelli erdemini yitirmiş kişiler için şunu söyler:
“Eğer bir millet iktidarda bulunan kişilerin şerefsizliğini, alçaklığını, hırsızlığını, yalnızca kendi siyasi görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o millet erdemini yitirmiştir. Erdemini yitiren millet bir gün vatanını yitirir”.
Bu değerlendirmeye katılırız ya da katılmayız. Ama üzerinde durulması, düşünülmesi gerekir!
Özgürlükçülük dendi mi anlaşılması gerekenin “düşünce özgürlüğü” olduğuna inanlardanım. Düşünce özgürlüğü ile farklılığın ifade edilebileceği siyasal sistemin de “demokrasi” olduğunu, insanlık tarihi bize öğretmektedir.
Demokrasinin siyaset biliminde çeşitli tanımları yapılmaktadır. Ancak en önemli ölçütlerden birisi politikacıların mizaha karşı hoşgörü gösterip göstermedikleridir. Yine yaygın kannate göre bir başbakanın karikatüristlere tahammül göstermemeye başladığı an, iktidardan da kaymaya başladığı an olarak ifade edilir.
Ayrıca, mizah bir zekâ ışığıdır. Bizim Meclis görüşmelerini dinlediğimizde mizahın yerinin argonun aldığına tanıklık etmekteyiz. Yani üslup düzeyi yaratıcılıktan ne denli uzaklaşıldığını ortaya koymaktadır.
Hem Osmanlı’dan hem de dünya politkacılardan bazı örnekleri birlikte okuyalım.
                                              
*          *          *
İngilizler, İstanbul’u işgalden sonra kimi Türk aydınlarını malta adasına sürmüşlerdi. Süleyman Nazif’le Enver Paşa’nın babası Ahmet Paşa da sürgünler arasındaydı. Süleyman Nazif, Ahmet Paşa’ya
-         Paşa hazretleri, gelin bir kız alıp sizi burada da evlendirelim... diye tutturur.
-         Niçin?
-         A efendim, bir oğlunuz oldu, Enver, koca Osmanlı İmparatorluğunu batırdı. Belki burda doğacak oğlunuz da şu uğursuz İngiltere İmparatorluğunu batırır da, dünyanın başını dertten kurtarır.
*          *          *
 
Doğu illerinden birine kadı olan şair Haşmet, bir süre sonra sıkılıp Istanbul’a dönmüş, Koca Ragıp Paşa’nın yanına gelmiş. Ragıp Paşa, nedimine takılmış:
Haşmet, kadılık ettiğin ilden seni şikayet için bir heyet geldi, orda çok çalıp çırpmışsın...
Haşmet;
-         Olamaz efendim, gelemezler... demiş
-         Neden gelemesinler?
-         Gelemzler Paşam... Çünkü, öyle soydum ki, kimse de yol parası bile bırakmadım... Nasıl gelsin zavallılar...
*          *          *
 
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu yenilip İttihat ve Terakki Hükümeti devrilince, Yahya Kemal, İttihatçı dostu Dr. Nazım Beye, devrilen İttihat ve Terakki Hükümetinin kötülüklerini, cinayetlerini sayıp dökmeğe, ileri geri konuşmaya başlamış.
Canı sıkılan Dr. Nazım, yahya Kemal’e çıkışmış.
-Niçin bunları, gözünün önünde adam asılırken söylemedin?
Yahya Kemal,
-         İşte bunun için, demiş, adamları gözümün önünde astıkları için söyliyemedim ya...
*          *          *
Voltaire’e laf arasında bir arkadaşı sormuş:
-Mösyö X, sizden söz edildiği zaman daima aleyhinize atıp tuttuğu halde, kendisi hakkında böyle güzel şeyler söylemeniz doğrusu takdire layık bir davranış.
Voltaire cevap verdi.
-         Kimbilir, belki ikimiz de yanılıyoruzdur.
*          *          *
Oy hakkı kazanmak için ateşli bir mücadele açan kadınlardan biri, bu hakkın tanınmasına karşı çıkan İngiliz Başbakanı Lloyd George’a şöyle çatar:
-         Şükredin ki kocam deyilsiniz...Yoksa çayınıza mutlaka zehir kordum...
Llyod George nezaketle cevap verir:
-         Şüphe etmeyiniz ki hanımefendi der, eğer siz benim karım olsaydınız, zehirli çayınızı memnuniyetle içerdim...
*          *          *
Süleyman Nazif, o dönemin Dışişleri bakanı Halil Bey’i hiç sevmez, soranlara, çok şişman olan Halil Bey için düşüncesini şöyle özetlerdi:
“ Halil Bey, yüzelli okka gelen bir sıfırdan başka bişey değildir...”
                                               *          *          *
İKİNCİ Dünya savaşı’nın en bunalımlı günlerinde, Anakara’daki ünlü karpiç lokantasında tanınmış birkaç politikacıyla birlikte Ercüment Ekrem Talu içmekteydi. Birara politikacılardan biri Ercüment ekrem’e sordu:
-         Şu Hitler’in bizim politikacılardan fazla nesi var sanki?
Ercümen t Ekrem,
-         Yalnız “H” sı, dedi.
*          *          *
Sadrazamlardan Fuat Paşa çok yürekli, Âli Paşa titiz, Rüştü paşa vesveseliydi.
Bir gün Sultan Abdülaziz, Fuat Paşa’ya,
-         Seninle, Âli ve Rüştü Paşalar arasında ne fark var? diye sordu.
-         Fuat paşa, -Bu farkı, bir örnekle arzedeyim efendimiz, dedi. Yeni bir köprü yapılsa, ben düşünmeden köprüden geçerim. Âli Paşa, köprünün sağlamlığını inceleyip anladıktan sonra geçer. Rüştü Paşa’ysa, köprüden önce bir alay asker geçirmeden kendisi geçemez.
*          *          *
Bir politikacının beylik nutkundan şu bayat söz, bir gazetenin başlığı olmuştu.
“Avrupayı geride bıraktık!”
Yahya Kemal,
-         Yazık, dedi, yahu şu Avrupayla yanyana olamıyoruz ki neyin nesidir anlıyalım... ya gerisinde kalıyoruz ya da onu geçiyoruz.
*
Küfür ve hakaret değil, bu düzeyde zekâ ürünleri yaratacak politikacılara sahip olmak büyük şanstır.
OKUYUCUYA NOT:
Sahte şehit mezarı olayını artık biliyorsunuz. Bizim elektronik ortamındaki haberimizden bir hafta ve Habertürk televizyonundaki haberimizden ise beş gün sonra, Sabah Gazetesinde Murat Bardakçı’nın haberi geldi.
Medya etiği ile hiç bağdaşmayacak bu haberi doğrusu anlamakta tüm medya çok güçlük çekti. İki örnek vermekle yetinerek bu konuyu artık kapatıyoruz, çünkü Murat Bardakçı zaten kendisini yeteri kadar zedeledi.
Oray Eğin “Akşam gazetesindeki” köşesinde “Bu haber kimin” başlığıyla yazdığı yazıda şunu söylüyor:
“ Bardakçı kısa bir süre önce kendi yaptığı haberi alıp kendisinden hiç bahsetmeyen bir gazetecinin ödül alacağı iddiaları üzerine ortalığı birbirine katmıştı. Gazeteciler Cemiyeti’ni kınamış, bunu bir meslek onuru mücadelesi haline getirmişti... en azından bu durumda, kendisini ‘atlatan’ yazardan bahsetmesi, bir not düşmesi gerekmez miydi?”
 Gerekirdi gerekmesine ancak bazıları için etik, yani “iyi ahlak”, yalnızca kendileri zarar gördükleri zaman gündeme getirilir. Üstelik Sabah gazetesinin haberi mezar bile yıkıldıktan iki gün sonra yapılmış bir haberdi!
Sabah’ın haberi üzerine mezar yıktırılmış! Ortada mezar yoktu ki, mezar yıktırılmış olsun!
Murat Bardakçı’nın aksine, “etik olan” yani gerçekten “iyi ahlak” örneği bir yazıyı izninizle paylaşmak istiyorum.
Zaman Gazetesinde 26 mart 2007’de Mehmet Niyazi “Suçlu aranıyorsa...” başlığıyla bir makale kalem aldı. Bu yazıda, bir yıl önce birlikte katıldığımız bir panelden söz ederek, Erol Mütercimler, Yüzbaşı hakkı’nın mezarının kaybolduğunu ifade etmiştir. Ancak ben kendisine itiraz ettim. Sonra da İGDAŞ’ın gerçekten çok iyi niyetle mezarı yaptırdığını aktarıyor. Ve sonra şöyle yazıyor: “...Bu konuda ne Erol Mütercimler’de ne de İGDAŞ’ın yetkililerinde hata vardır. Ortada bir hata, hatta bir suç varsa, panelde Mütercimler’in sözünü düzeltmeye kalktığım için bana aittir...”
Yanlış yaptığını ve hatalı olduğunu kabullenmek bir erdemdir. Mehmet Niyazi’nin davranışı tüm okullarda ve medyada ders olarak okutulacak içerikte bir “iyi ahlak” örneğidir. Oysa Murat Bardakçı, ‘anlamı ve nedeni belli olmayan bir şekilde’, sahte mezar olayını ilk kez ortaya çıkaran bendenizi yani Erol Mütercimler’i suçlamıştır. Üstelik Sabah Gazetesi özür dilemeye bile gerek duymadan iki gün aynı konuda yayın sürdürmüştür. Omdusmanlıkta çok iddialı olan Yavuz Baydar bile “intihale” sessiz kalmıştır.
İşte bir yanda Zaman Gazetesi yazarı Mehmet Niyazi bir yanda Sabah Gazetesi yazarı Murat Bardakçı ve ombudsman Yavuz Baydar. Düzeltme ve özür olmadığına göre ‘beylerin’ haklılıkları adına bildiği bir şeyler vardır!
Bardakçı’nın benim için haksız yere yazdığı ifadeyi şimdi kendisine iade ederek yazıyı burada noktalayalım.
Eskiler “Ba’de harabü’l-Basra”, yani “Basra harap olduktan sonra” sözünü boş yere söylememişler.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!