Yardımda aşırı uç ayrımı olur mu?
Pakistan’da yaşanan felaket için gerektiği kadar yardım toplanamaması bir dert, ikinci sıkıntı ise bu ülkeye gönderilen yardımların aşırı uçların ellerine geçmemesi için çaba sarf edilmesi. İşin bu tarafına hassasiyet gösteren Batılı ülkeler, selden mağdur olmuş insanları, kasabaları, köyleri nasıl aşırı/aşırı değil diye ayıracaklar?
Yardımlar toplanırken, ‘Nükleer silah sahibi Pakistan hükümetinin istikrarını ve Amerika’nın Afganistan-Pakistan sınırının güvenliğini korumak için…’ şeklinde ifadeler seçilmesi bile ne kadar aşağılayıcı. Batı, halen daha insanlık peşinde değil, menfaat peşinde. Hatta ‘Selden kütük kapma peşinde’ desem daha doğru olur.
Öyle sanıyorum bazı Batılı ülkeler, ellerinde sel meydana getirecek imkânları olsa, hiç çekinmeden el-Kaide’nin etkili olduğu Afganistan-Pakistan sınırını sulara sellere boğmak için biran dahi beklemeyecekler.
Özellikle Amerika, bu iki ülkedeki aşırı uçların, krizi bahane ederek Pakistan yönetimi ve kendilerine yönelik tepkinin çoğalması için selleri kullanabileceğini ifade ediyor.
Görünen o ki, selle birlikte Pakistan’da bir de yardım karmaşası var. Mesela bazı bölgelerde, aşırı uç diye tanımlanan guruplara ait yardım kuruluşlarının yetkililerden önce harekete geçerek, felaketzedelere barınak ve sıcak yemek sağlamaya başlaması rahatsızlığa sebep olmuş.
Zor durumdaki insana bir an önce yardım götürmek, hayat kurtarmak elbette gönlünü kazanmaya vesile olur. Hatta minnettar olur. Yardımı geç yapanlar veya gelişen tablolar karşısında zorunlu olarak yardıma koşanlar iyi niyetli olmadıkları için iki defa kaybediyorlar.
ABD’de bir gazete, Pakistan’daki sel felaketinin stratejik bir tehdide dönüştüğünü belirtiyor. Ve uyarıyor; bu tehdide karşı Pakistan’a acil yardım yapılması gerekir.
Anlayacağınız, insanlık için yardım defterlerden silinmiş. Bu sebeple Türkiye’deki çabaları taktir etmek gerekir.
Çin’e Bayrak Erken Teslim Edildi
Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olara artık Çin’i kayıtlara geçireceğiz. Bunun için 2010 sonu rakamlarının açıklanması için 2011’in başlarını beklemeyeceğiz.
Çin’in ABD’yi yakalamasına yani birincilik koltuğuna oturmasını çok var. Fakat ikincilik koltuğunda ne kadar oturacak? Büyümek, zenginleşmek, ama insan hakları ve çevre sorunlarını bir kenara iterek despot bir yönetimle büyümek!
Bundan sonra Çin yönetiminin başını ağrıtacak konularda açılım yapması gerekecek. En azından zorundan kalacak. Çünkü rakipleri, bu koca ülkeyi zorlayacaktır. Ekonomik olarak güçlendikçe, başka konularda zayıf kalması sonunu getirebilir.
Zaten benimde merak ettiğim Çin’in ekonomik olarak büyümesinin ilerde dağılmasına, siyasi istikrarsızlığa sebep olup/olmayacağıdır. Bu konuda ciddi yorumlar, tahliller var. Çin’in 6 parçaya bölüneceğini bekleyenler olduğu gibi, Amerika’nın Çin’in ekonomik büyümesine karşı ülkenin demografik yapısına yönelik önlemler, stratejiler geliştirdiğinin altını çizenlerde var.
Size Japonya ile Çin rekabetine geldiği noktayı daha iyi yorumlamanız için bir tarih ve rakam vereyim.
Yıl 1979. Çin’de bulunan bilgisayar nedir buluyor musunuz, tüm ülkede 2 adet IBM. Çin işte böyle şartlarda, 1979’da dışı dünyaya açılmaya başlıyor.
Avrupa’nın veya ABD’nin 30 yıl sonrası için yorum yapanlar iletişim çağını, teknolojinin baş döndüren hızını dikkate alarak, yorumlarını gözden geçirmeleri gerekiyor. 30 yıl çok uzun.
Nedeni basit. 1979’da Japonya’da Sony, tüm dünyada devrimi gibi karşılanan walkman üretmiş ve aynı yıl tam 330 milyon adet sattı. Çin ise henüz uyuma modundaydı.
1989 yılına gelindiğinde, Japon Mitsubishi, Amerika’da Rockefeller Center’ı satın aldı. Ama aynı yıl, Tiananmen Meydanı Olayları’nda Çinli bir öğrenci 4 tankın önüne atlayıp, ‘Yaşasın Demokrasi, Yaşasın Çin’ diye bağırıyordu.
Neticede 1979'den sonra Deng Xiaoping, Mao tarafından kurulan sistemi esnetti. Siyasi liberalleşmeye ve pazar ekonomisine yavaş yavaş geçmeye başladı. Bir dizi ekonomik ve siyasi reformlar yaptı. Esnetilen, reform edilen ekonomik taraf oldu.
30 yılda Çin, dış dünyaya kapılarını açtı. Dünya ile ticarete başladı. Müthiş bir büyümeyle yoluna devam etti. Dünya ekonomisinin kalbi olmaya başladı. Ucuz iş gücü ve hammaddeye de her yıl belli oranlarda artışlar uygulayarak rakamsal büyümesini katladı.
Ancak Çin’de önemli bir kesim reformları yeterli görmüyor, siyasal sistemin reformdan geçmesi gerektiğinin altı çiziyordu. 1989 olayların temelinden de bu var. Ekonomik reformların sadece çiftçiler ve fabrika işçilerini etkilemesi sıkıntıya sebep oldu.
Çünkü aydınların gelirleri de reformlardan etkilenmiyordu. Aynı zamanda aydınlar ve öğrenciler, Çin Komünist Partisi'nin elinde tuttuğu siyasal ve toplumsal yetkilerden de endişe duyuyor ve o günlerde Rusya’nın attığı adımlardan da etkileniyorlardı.
Özetle Çin, ekonomik gelişimini tamamladı. Sırada siyasi reformlar olmasa bile tartışmalar var. İçerden gelişmese dahi dışardan empozeler olacaktır.
- Savunmada "Altın Yıl" geride kaldı; 2026 yeni eşik olacak7 saniye önce
- Havacılık 2026'dan ne bekliyor?9 dakika önce
- Trump Antroposen Çağı'nın kapısını açtı5 gün önce
- Nükleerde Almanya'nın stratejik hatası ve Türkiye'nin yolu1 hafta önce
- 30 Euro fırsatçılarına ceza yağacak!1 hafta önce
- 30 Euro'luk Tartışma!2 hafta önce
- Türkiye F-35'e hangi şartlarda dönecek?1 hafta önce
- Türkiye'nin TROY'unu görmezden gelmek mümkün mü?4 hafta önce
- Akkuyu NGS'de yeni dönem…1 ay önce
- F-35'e dönüş KAAN'ı ne kadar etkiler?4 hafta önce