Festivalden üç filmin eleştirileri
Alain Resnais’nin “Hiroşima Sevgilim”i (“Hiroshima Mon Amour”, 1959), Hiroşima’yı sevgili konumuna yerleştirerek aslında model yaratan bir aşk filmine dönüşmüştü. Seçkin Yaşar’ın dahi “Sevgilim İstanbul”da (1999) bu şablonu en azından ‘uygulama’ gayretiyle takdir gördüğü de bilinir. Mark Cousins ise sinema belgesellerindeki zekasıyla, entelektüelliği ve ses tonuyla (“Sinemanın Hikayesi”, “Sinema ve Çocukların Hikayesi” vs.) şimdiden fenomene dönüştü. “Ben Belfast’ım”da (“I Am Belfast”, 2015), yaşadığı şehrin kimliğini 84 dakikalık işitsel ve görsel bir şölenle masaya yatırıyor.
Öncelikle yaşlı bir kadının adını ‘Belfast’ koyarak oranın yaşlanan ruhuna dikkat çekiyor. Bu hedefe ulaşırken onun içsesi, yakın/çok yakın planları ve hatıralarına eklenen ‘anlatıcı sesi’ yarı-öznel bir yolculuğun adını koyuyor. Zamanla IRA’nın da sinemanın da sokak ve geçmiş görüntülerine dahil olduğu bir çeşit meditasyonla yüzleşiyoruz.
Patlamalardan Abel Gance’ın “J’Accuse”üne (1938) uzanan birçok alakasız imge iç içe geçerken yakalanan ahenk bizi fazlasıyla tatmin ediyor. Bu durum karşısında da ister istemez ‘şehir belgeseli nasıl yapılır?’ın dersi verilmiş oluyor. “Ben Belfast’im” bu konuda incelikli bir çalışma. Malzemeleri nasıl yerleştireceğini iyi biliyor. Grant Gee’nin “Hatıraların Masumiyeti” (“Innocence of Memories”, 2015) belgeselindeki Orhan Pamuk bazlı İstanbul’u yansıtma başarısına bir başka Büyük Britanyalı isim katılıyor böylelikle. Şehirleri görsel bir nesneye dönüştürmek için aynı yıl çekilen bu iki eser örnek alınabilir.
Amerika’nın yerlilerini, yani bize ‘kızılderili’ olarak yansıyan grubu ele alma arzusu… Chloé Zao, Güney Dakota’daki bu kasabada dört yıl yaşamış. Bize de gerçekçi bir anti-western tablosu çıkartıyor. Sallanan kameranın, doğaçlamadan destek aldığı, doğal ışıkla da bir bütünlüğe kavuştuğu kesin.
Ama bu duruş Cassavetes gerçekliğinden öteye gidemiyor. Ama Roberto Minervini’nin, bilmediğimiz dini bütün insanların arasına sızan Anti-Teksas Üçlemesi (2011-2013), ‘cinema-vérité’ye yatkın yapısıyla fark yaratmıştı. Amerika’nın ücra köşelerine alternatif, eleştirel ve yeri geldiğinde saf cinsellik de içeren bakış, ‘belgesel-kurmaca’ arasına yaratıcı yaklaşımıyla dikkat çekmişti. Bu durum da ister istemez “Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar”ı (“Songs My Brothers Taught Me”, 2015) sıradanlaştırıyor ve çocuk filmi gibi kılıyor.
Sosyal gerçekçi üslubun en temeli Çinli Chloé Zao’ya yakışıyor. ‘Gençlik filmi’ olarak önemli bir yere oturmayan eserin, samimiden ziyade ‘kalıplarına uygun’ durduğu da çok açık. Böylece ‘cümle’ gibi isim de anlam kazanıyor. Perdede Minervini’nin ‘doküdrama’sı “Ötedekiler”e (“The Other Side”, 2015) uzanan olgunluk sınavını göremiyoruz. Aksine Sundance’in 2015 yarışmasının en zayıf halkalarından biriyle yüzleşiyoruz. Zao, Çin sinemasının artık değişim geçiren klasik sosyal gerçekçi geleneğini kullandığı için bu sonuca şaşırmıyoruz.
Yakın dönemden Benoît Delépine-Gustave Kervern ile Dominique Abel-Fiona Gordon-Bruno Romy’nin tarzlarını hatırlatan çılgın bir minimalist komedi... Samuel Benchetrit, olgunluğuyla beşinci uzun metrajına imza attığını kanıtlıyor burada. “Apartman Hikayeleri” (“Asphalte”, 2015), üç hikayeyi ve altı karakteri izliyor.
Birbirinden ironik olaylardan zıt kutuplar komedisine kayan bir senaryo planlaması var. Oyunculuk mesleği de, Amerikan emperyalizmi de, tekerlekli sandalyeye bağlı yaşam da ti’ye alınıyor. Michael Pitt, Isabelle Huppert ve Gustave Kervern’in performansları iyi. Ama film 100 dakikaya ilerledikçe baştaki taze hikayelerini, yaratıcı yönünü kaybetmeye başlıyor. Bu sürede öykü sayısının beşe çıkması gerektiğini hissediyoruz.
Sabit kameradan alınmış kareler (çoğunlukla genel planlar), Aki Karusmaki, Tsai Ming-Liang, Takeshi Kitano gibi isimleri hatırlatıyor. Ama hedef Fransa’daki bir apartmanda ‘kesişen hayatlar komedisi’ne imza atmak. “Apartman Hikayeleri”, 1.33:1 formatında bunu görsel açıdan iyi yapıyor, uzun çekimlerle iş bitiriyor. Kapalı bir mekandaki olaylarla bakarken, uzaya da sıçrıyor ve absürd öğeleri iyi kullanıyor. Ama Pitt’in yere inmesiyle birlikte diyalog fazlalığı, filmin baştaki çekiciliğini yitirmesini sağlamış. 70-75 dakikada görsel yapıdaki olgunluğun karşılığı alınabilirmiş.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce