Yüzeysel annelik halleri
“Özel Bir Kadın” (“Pretty Woman”, 1990) ve “Frankie ve Johnny” (“Frankie and Johnny”, 1991) gibi kadınların ruhundan anlayan filmlerle çıkış yapan Garry Marshall’ın son 20 yılındaki düşüş ivmesinin 2016 şubesi. “Özel Bir Gün” (“Mother’s Day”, 2016), Julia Roberts, Kate Hudson, Jennifer Aniston gibi romantik-komediye uygun oyuncuları, Hector Elizondo, Jason Sudeikis, Timothy Olyphant gibi erkek oyuncularla donatıyor. Artık devrin değiştiğine dikkat çeken bir antolojik filme dönüşüyor.
1999’daki “Diğer Kızkardeş”le (“The Other Sister”) beraber düz bir hikayeyi kaldıracak yaşta olmadığını kanıtlayarak kolaylıkla duygusallaşabildiği bir dönem geçirdi Marshall. Bu sebeple de “Sevgililer Günü” (“Valentine’s Day”, 2010), “Yılbaşı Gecesi” (“New Year’s Eve”, 2011) gibi filmlerle bu formülde şansını denemesi şaşırtmadı. Etrafa kadınlardan ve aşktan nemalanan birtakım skeçler iliştiriliyor yine. Bunlara inanırsak, kuşak farklarıyla ilgili sığ mesajların oyununa gelirsek gelişmelere ikna olabiliriz.
Ama filmi ‘kadınların ne suçu var?’ siniriyle de tüketmek mümkün. Böyle filmlerde karşı cinsin tepkileri de mantıklı hale gelebilir. Elbette Margo Martindale’in Skype ile ilgili tepkileri dozunda, gözlemci ama çok gördüğümüz hamleler. Marshall diğer iki projede olduğu gibi burada da kendi yaş grubu dışında samimiyetten uzak. Her türlü anneye odaklanmak bir derinlikten ziyade ‘anlam boşluğu’ getiriyor.
Yavaş yavaş TV piyasasına kayan görüntü yönetmeninin beyaz dokudan ötesini yapamadığı boyutsuz sinematografi bir yana, Julia Roberts’ın peruklu ve kasıntı TV sunucusu tipinden Jennifer Aniston’ın çocuk sahibi annesine uzanan bir özensizlik var. Senaryoda karakterler çok üstünkörü çizilmiş. Dört kişilik yazım ekibinin üçünün ilk kez bu görevi üstlenmesi, sahnelerin doğaçlama çıktığına inandırıyor bizi.
Üstelik yönetmen bu durumlardan, annelik hallerinden ‘komedi’ çıkarmak istiyor. Ama 2000’lerde bir yeniden çevrim gören, Troma yapımı istismar filmi “Mother’s Day”den (1980) farksız bir ucuzluk hissi içinde ayrılıyoruz salondan. Lanet isimde mi? Bilemeyiz. Ama kadınların yaşamlarını kesiştirmek söz konusu olduğunda “Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar” (“He’s Not Just That Into You”, 2009), “Dikkat Bebek Var!” (“What To Expect When You’re Expecting”, 2015), “Bekar Yaşam Kılavuzu” (“How to Be Single”, 2016) gibi en azından fazlaca ‘eli yüzü düzgün’ iş var etrafta…
Marshall “Özel Bir Kadın”ı çektiğinde romantik-komedi yeni yeni ayakları üzerine oturuyordu. Bu senelerde ise bu konuda, kadınların dünyasına dair yüzlerce film çekiliyor. İyi, kötü bir tarafa “Özel Bir Gün”, TV’ye yapılan bir mini dizi projesinin perdeye yansımış hali gibi. Cinsiyetçi de…
Garner de, Aniston da, Hudson da sanki kendi bildiklerini okuyorlar, bu duygu da bize geçiyor. Marshall için ise Gere-Roberts ikilisini geri döndüren, eli yüzü düzgün ve samimi “Kaçak Gelin”den (“Runaway Bride”, 1999) bu yana düşüş sürüyor.
“Kan Gölü” (“Eden Lake”, 2008) ve “Siyahlı Kadın” (“The Woman in Black”, 2012) ile olabilecek en klişe tür filmlerine imza atan bir isim. Onu “Ölüm Bizi Gözetliyor” (“My Little Eye”, 2002) ve “Gone”ın (2006) senaristi olarak anmayı tercih ederiz. James Watkins şüphesiz yeni milenyumda İngiltere’den çıkan korku yönetmenlerinin arasında görülüyor.
Ama Christopher Smith ve Neil Marshall gibi bir dahi değil. Jake West ve Tom Shankland’in ise seviyesine ulaşması zor. “Baskın Günü”nde (“Bastille Day”, 2016) Hebdo, Bataclan gibi trajedilerle paralellik kuran bir terör aksiyonuna imza atıyor sinemacı. Yani tür değiştiriyor. Açıkçası ‘kopyalama’ alışkanlığını sürdürmüyor. İlk filminde “Kurtuluş”u (“Deliverance”, 1972) İngiltere’ye transfer ederken gocunmamış, ikinci eserinde ise 1960’dan öncesine gidip gotik mimarili perili ev filminin en ilkel halini ‘sanat yönetiminin kusursuzluğu’yla karşımıza çıkarmıştı.
Burada el-omuz kamerasıyla çekilmiş bir aksiyon filmine imza atıyor. Idris Elba ile Richard Madden’ın, eski bir polis ile bir dolandırıcının beraberliği bir koşuşturmaca getiriyor. Kelly Reilly, Charlotte Le Bon da bunların arkasına takılıyor. Sinemaskop formatında izleyince günümüzün internetle bağ kuran terör olaylarından bir çeşitleme izliyoruz.
Açıkçası filmin sanal savaşa alan açan dünyaya uygun bir görsel ambalaj bulduğu söylenemez. Birkaç hızlı ‘ara plan’ kurtarıcı olmuyor. Aksine yönetmen işini yaparak ‘klasik’ anlatıyla iş bitirmek istiyor. Bu durum karşısında da sıçramalı kurgunun, beyazın tonlarının öne çıktığı bir ‘Bourne’ gerçekliğiyle donatılıyoruz. Merkeze Elba’nın yerleştirilmesi ‘günümüze uygun kahraman!’ nidaları için.
Ama “Baskın Günü”nün yapımcılık koltuğunda Luc Besson’un ismini görsek şaşırmayız. Bir-iki kovalamaca sahnesi dışında ‘iyi çekilmiş’ bir yapıt göremiyoruz. Aksine Fransa’yı kızdırabilecek, sistem eleştirine soyunan terör aksiyonu, ‘B-tipi’ duruyor fazlasıyla. Bunda tek başına ayakta kalan Reilly dışındaki oyuncu kadrosunun da katkısı var. Özellikle Le Bon’un ne işi yaradığını kimse çözemiyor.
Milattan öncesine uzanan “Ateş Savaşı” (“La Guerre de Feu”, 1981) dışında ‘belirleyici bir film’ çekmiş midir, tartışılır. Ama Jean-Jacques Annaud sinema kimliğiyle, beklenmedik yöreleri tanımamızı sağlayan macera filmleriyle bir hayran kitlesine sahip. “Kurdun Uyanışı” (“Le Dernier Loup”, 2015) sanki “Ayı”nın (“L’Ours”, 1988) Çin Kültür Devrimi sırasında Moğol dağlarında geçen versiyonu gibi.
Yönetmen, bugüne değin birçok ülkeyi sinirlendirdi. Zira genelde doğal zenginlikleri olan yerlere egzotik bakışıyla ‘oryantalist manzaralar’ sunar. “Sevgili” (“L’Amant”, 1992), “Tibet’te Yedi Yıl” (“Seven Years in Tibet”, 1997), “Kara Altın” (“Black Gold”, 2011) onun kariyerini uçuruma sürükleyen işlerdir. Ama “Ayı” ve “Ateş Savaşı”nda yaşam mücadelesine bakarken diyalogsuzluktan beslenen bir vizyon, bir emek vardır.
Ama hiçbir zaman bunlardan ikincisindeki ‘tarihöncesi macerası filmi’ kadar sabırlı, net olamamıştır yönetmen. “Coup de Tete”deki (1979) başarılı futbol filmi denemesi, “Gülün Adı”ndaki (“The Name of the Rose”, 1986) Umberto Eco yorumu ise fena değildir. Annaud, genelde edebiyat eserlerini perdeye uyarlarken, tarihi fonu tempoyu ağırlaştıran bir sinemasal öğeye dönüştürür.
“Kurdun Uyanışı”, yönetmenin filmografisinde üst sıraları zorlayabilecek bir iş. Ama her zamanki gibi anlamsız sürenin ve ek sahne gibi duran kimi doğa manzaralarının mağduru oluyor. En azından Çin Kültür Devrimi zamanında Moğolistan’da kurt sürüleriyle mücadele eden Pekinli öğrencinin medeniyet-doğa arasında kalmışlığı kendimizi sorgulamamızı sağlıyor. Kurtlar arasındaki vahşi savaşa üç boyutlu yaklaşırken gerçekliği doğrudan hissediyoruz.
Konuşma dilinin Çince olması da Annaud’nun oryantalist ve alttan alta ırkçı tavrının tersi istikamete kaymasını sağlıyor. Mesele ise aslında doğaya kıyamamak, çevreci bir söyleme odaklanmak. Filmde, karanlıkta da, aydınlıkta da kurt mücadelesine büyüleyicilik katan bir Jean-Marie Dreujou gerçeği de var. Pastoral manzaralar ise dilin parçasına dönüşüyor.
Sinemaskop formatında etkili anlar birbirini izliyor. Ama köylerdeki yaşama girince, diyaloglar devreye girince filmin etkisi azalıyor. “Ateş Savaşı” ve “Ayı”daki ‘diyalogsuzlukta inatlaşma’ burada işin siyasi, çocuksu ve duygusal boyutuyla sarsılabiliyor.
John Crowley hikaye anlatıcılığı konusundaki vasıflarını daha önce göstermişti. “Is Anybody There?”de (2008) duygusallaşıp tökezlese de, “Yanlış Hesap” (“Intermission”, 2003), “İsimsiz Çocuk” (“Boy A”, 2007), “Kapalı Devre” (“Closed Circuit”, 2013) ile yavaş yavaş gelişen diline tanıklık ettik. Burada da bir tarihi göç filmine imza atıyor sinemacı. Kaynakta Colm Tóibín’in 2009’da yazdığı bir roman var. 1950’ler İrlanda’sının küçük kasabası Enniscorthy’den New York’un sayfiye bölgesi Brooklyn’de alıyoruz soluğu… Bir çeşit düşler ülkesi arayışı…
Eilis’in (Ronan) yüzünde her daim bir hüzün, bir bitiklik, bir donukluk var. Saoirse Ronan, Nick Hornby’nin senaryosundan beslenen bu iki arada bir derede kalmış tiplemeyi zekice kavrıyor. Masum ama bir o kadar da güçlü bakışlarla bir ‘hayat mücadelesi’ devreye giriyor. Morna Ferguson’ın döneme karşın abartılı durmayan makyaj tasarımı da ‘karakter portrelemesi’ne büyük destek veriyor.
Her şey dozunda… Julie Walters, Domhnall Gleeson, Jim Broadbent gibi oyuncular ona tecrübe katkısı veriyor. İrlanda’dan New York’a göçün getirdiği hüzün, aşk problemi ve mecburi yalanlar kızı köşeye sıkıştırıyor.
Brooklyn 50’ler ortamında, henüz feminist akımlar ortaya çıkmaya başlamadığı bir dönemde gözlemleniyor. Başını bir yerlere uzatma çabası, belki de senaryonun en zayıf halkası Tony’nin (Emory Cohen) ‘destansı aşk’ dokunuşundan destek alıyor. Bilinmeyen yeni vatanda aynı dilin konuşulması aslında samimi ve realist…
Filmde sanat yönetimi ve kostüm tasarımı başarılı, ama dikkat çekecek düzeyde değil. Sallanan ve sabit kamerayı birleştiren sinematografi, klasik anlatıya uygun bir montaj seçiminden destek alıyor. Devamlılık kurgusu “Brooklyn”i ayağa kaldırıyor. Kızın acıklı hikayesi, Türkan Şoray öyküsüne kaymıyor.
O kadar da aman aman bir filmle yüzleşmiyoruz belki. Ama sadece kendini geliştiren Ronan’ın varlığı ya da göç istikametiyle dahi akılda kalabilir bu yapıt. Crowley iyi hikaye anlatıyor. Fakat “Kapalı Devre” ve “İsimsiz Çocuk” kadar şevkle izlenen bir işe imza atmıyor.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce