Bir Türk kadınının Bergmanesk haykırışı
Anneannesi öldükten sonra taşradaki eski evine giden Nesrin’in öyküsü… Aslında bu şehir görmüş entelektüel yazarın esas problemi, Türk toplumunun muhafazakar damarı... Zira annesinin katkısıyla sürekli köşeye itilen, varlığını, ayakta durma şansını yitiren ‘kadın kimliği’ köklerinden ayrılıp bir hayat kurmuş sanki. Ülkemizdeki cinsiyetçiliği bertaraf etme, unutma şansını yakalamış.
Tüzen, muhtemelen taşradan kaçmış, ailenin baskıcı uyarılarına karşı gelememiş, her şeyi bilinçaltına atmış bir karakterin üzerine gidiyor. Baştan itibaren oraya geri dönüp alışma sürecinin ötesinde, sanki Ingmar Bergman ve Kira Muratova gibi ‘tiyatro-psikoloji’ ilişkisinden kalıcı feminist sinema örnekleri çıkaran usta isimler akla geliyor. Adeta onların kadrajın önü ve arkasındakilere yaklaşımının resimsel karşılığını izliyoruz.
Nesrin ve karşısına bir anda çıkan başörtülü annesi Halise, aslında anneanne-anne-kız ilişkisindeki çalkalanmayı ortaya koymak için var. Yönetmen de başarılı görüntü yönetmeni Vedat Özdemir’den iç mekanda ayna, televizyon ve daha nice aksesuarı ‘yansımalar’ için kullanmasını istemiş. İçsel dünyanın karanlık dışavurumu bu sayede tedirgin edici bir psikolojik analize dönüşüyor. Genelde karakter ile seyirci arasına bir obje koyarak ‘dark odak’ı ve ‘odak kaydırma’yı bir dil objesine çevirmiş Özdemir.
Bu sayede de Bergman’ın orta dönemi, “Aynanın İçinden” (“Såsom i en spegel”,
1961), “Sessizlik” (“Tystnaden”, 1963), “Persona” (1966) gibi işleri akla geliyor. Film “Persona”nın soyutluğuna ulaştığı son 30 dakikada daha güçlü, unutulmaz bir noktaya açılıyor. Esra Bezen Bilgin’in Nihal B. Koldaş’la ilişkisi zamanla ‘araf’, ‘melankolik bir hayal’ ya da ‘unutulmaz bir karabasan’ haline geliyor.
Tüzen, “Ana Yurdu”nda, tutucu ailenin karabasan gibi üzerine çöktüğü Türk kadınının karanlık ruh halini terapi altına alıyor. Bu hareketlenme cesur bir finale alan açıyor. Kamera, açı ve mekan kullanımı açısından Bergman’ın “Genç Kız Pınarı”ndaki (“Jungfrukällan”, 1960) kritik bir sekansı hatırlatıyor bu bölüm. Ama filme katkı olarak tartışılmalı bence. Onun öncesine yerleştirilen ‘kendini tatmin etme’ anı da görülmeye değer. Vedat Özdemir’in iç mekanı kullanırken adeta düşük ve yüksek kontrast çalışıyor gibi yapması, Bergman’ın siyah-beyaz benliğini hissettiriyor.
Ama dış mekana çıkınca uzun planlar, pan hareketi filme destek vermiyor. Aksine sıkıştırılmış doğa sevgisine, pastoral görüntü yanılsamasına ve oryantalist Türk kadını manzaralarına kayıyor. Filmin özelliği, ülkemizdeki kadınların kabuklarından çıkmak isterken her şeyi bastırmak durumunda bırakılmalarına karşı çıkması...
Bunun için de psikolojik altyapısı sağlam bir feminist sinema örneğine imza atıyor Senem Tüzen. Söylemiyle değerli bir ilk filmle yüzleşirken, Esra Bezen Bilgin’e çok şey borçlu, yakın planları, kafaları ve ev içindeki aksesuarları müthiş kullanan bir sosyolojik resim devreye giriyor. Her şey matemin, kuralcılığın, yasakçılığın, tutuculuğun, dini inancın gizli bir karşılığı gibi... “Kadının Adı Yok”u (1987) Bergman çekmiş izlenimi bırakan “Ana Yurdu”, anne-kız ilişkisi konusunda geriye dönüp bakılacak cesur bir belge.
2009’da iOS oyunu olarak yolculuğuna başladı. 2010’da Android ya da akıllı telefon oyunu olduktan sonra patladı. Bu durum karşısında da aslında perdede şansını denemesi beklenebilecek bir gelişmeydi. Açıkçası cebimizdeki uygulamadayken büyük ekranda gördüğümüz ‘kuşlar’ tatmin ediyor burada... Çizim olarak sıkıntısız süreç, renkli bir animasyona sebebiyet veriyor.
“Angry Birds Film”, ‘ada macerası filmi’ konseptinin içine yerleşiyor. Red’in gözünden bir kuşun kötülerle mücadelesini gözler önüne seriyor. Elbette oyunun mantığına uygun ‘uçuş serbest!’ bölümleri özenle tasarlanmış. Karakterler de tasarım açısından tatmin ediyor. Seslendirme kadrosuyla özellikle ayrı bir perde heyecanı devreye giriyor.
Ama senaryo konusunda eğlendirme potansiyelinin muhtemelen yaş grubu düşük. Bu sebeple de teknik açıdan sıkıntısı olmayan bilgisayar animasyonu, elbette ki yakın dönemde izlediğimiz farelerin, solucanların, sualtında yaşayan hayvanların dünyalarından yaratıcı değil. Senaryosuyla yaş grubunu düşürüp güldürmüyor da…
Fakat bir çeşit ‘Robinson Crusoe macerası’ olarak akıp gidiyor. Sony Pictures Animation’ın ise “Otel Transilvanya” (“Hotel Transylvanya”, 2013), “Canavar Ev” (“Monster House”, 2006) ve “Korsanlar!”dan (“The Pirates!”, 2012) sonra en başarılı ürünü.
Senaristliğini TV çizgi dizilerine imza atan bir ikilinin, yönetmenliğini ise makyaj efektleri ve özel efektlerle ilgilenerek bir kariyer inşa eden bir kişinin üstlendiği tuhaf bir proje… “Dehşet Treni” (“Howl”, 2015) elbette trende geçen onca korku filmi ile bağ kuruyor. Fakat bizde aynı isimle doğrudan ev videosuna kayan Clive Barker uyarlaması “The Midnight Meat Train”in (2008) başarısını tekrarlayamıyor. Hatta bu sene vizyona giren “Ölüm Treni”nin (“Backtrack”, 2015) de altında kalıyor.
B-tipi oyuncuların ve sallanan el kamerasının hakimiyetiyle kadrajların profesyonelleşmediği bir iş görüyoruz. Aslında Paul Hyett, kurt adam efektlerine hakim. Özellikle bu konu üzerine kafa yormuş, filmin o tarafında fazla falso verilmiyor. Ama mesele kan dozajını arttırmak, oyunculara yüklenmek, dramatik yapıda dönüşler yapmak olunca “Dehşet Treni”, bir alt tür filmi olarak ayakları üzerinde duramıyor.
Yeni milenyumda Güney Kore’den (“Kurt Çocuklar”) Japonya’ya (“Kurt Çocuk”), Kanada’dan (“Ginger Snaps”) İngiltere’ye (“Dog Soldiers”) bu alt türün kalıplarını allak bullak eden işler varken ucuzluğu daha da göze batıyor. Elbette ki Christopher Lee ile Peter Cushing’i buluşturan kült “Horror Express”in (1972) yeğeni olma hedefi tutuyor. Oradaki ‘maymun-adam’ meselesi ‘kurt adam’la yer değiştiriyor. Ama onun gibi eldeki taştan altın çıkaran bir yapıtla yüzleşmiyoruz.
Dumanların bile buğulu cam izlenimi bıraktığı kuşbakışı alınmış genel planlar hakikaten trajik. “Dehşet Treni”, Brian King’in Leelee Sobieski ile Danny Glover’ı buluşturan çöp (trash) “Gece Treni” (“Night Train”, 2009) ile çekişebilecek seviyede.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce