Bir editörün mürekkep ve ayak izleri
Sinema tarihinde ‘yazar’ öyküleri ele alınmıştır. Edebiyatın yedinci sanatla ilişkisi düşünüldüğünde bu konuda fazlaca prototip görmemiz doğaldır. “Pulp”ın (1972) Mickey King’i (Michael Caine), “Hayalet Yazar”ın (“The Ghost Writer”, 2010) Hayalet’i (Ewan McGregor), “Sunset Bulvarı”nın (“Sunset Blvd.”, 1950) Joe Gillis’i (William Holden), ‘geri planda kalan yazar’ tanımı adına marjinal yorumlardır. Bunlar klasik biyografiden kopuş anlamına gelir.
Ama bu kavramın farklı açılımları da vardır. Karşımıza fazlasıyla ‘yaratıcılık dönemi krizi’ filmlerinde (“Adaptation.”, “Barton Fink” gibi) çıkabilir, “Lütfen Beni Öldürme” (“Stranger Than Fiction”, 2006) ve “Hayalimdeki Aşk”ta (“Ruby Sparks”, 2012) doğrudan ‘karakter yaratımı’na odaklanabilir. “Harika Çocuklar”da (“Wonder Boys”, 2000) köşesine çekilip olayları gözlemleyebilir.
‘Gerçek yazarlar’ ele alındığında, Edgar Allan Poe’dan Emile Zola’ya uzanan bir biyografik damar karşımıza çıkar. Sözgelimi “Her Devrin Adamı” (“A Man for All Seasons”, 1966) ve “Sol Ayağım” (“My Left Foot”, 1989) örneklerinde görüldüğü gibi bir açmaz ‘fazla klasik’ durabilir. “Saatler” (“The Hours”, 2002), “Düşlerin Efendisi” (“The Quills”, 2000) gibi içinden Virginia Woolf ve Marquis de Sade geçen ‘serbest’ denemeler arada adından söz ettirebilir. Bu isimlerin aşk hayatına girmek de ayrı bir tercihtir.
“Fırtınalı Hayatlar”da (“Genius”, 2016) A. Scott Berg’in romanını merkeze yerleştiren bir ‘editör’ öyküsü bu kez konumuz. İçinden Fitzgerald, Wolfe, Hemingway geçiyor. Ama merkezdeki esas ‘anti-kahraman’ Maxwell Perkins…
Proje için “Gladyatör” (“Gladiator”, 2000), “Göklerin Hakimi” (“The Aviator”, 2004) ve “Hugo” (2011) ile Oscar’a aday olmuş tecrübeli senarist John Logan bir şans. Aynı zamanda yapımcılardan biri olan yönetmen Michael Grandage, Perkins’in biyografik hikayesini anlatmak için çok doğru bir teknik ekip seçmiş. Öncelikle “Bir Dilim Suç” (“Layer Cake”, 2004), “Hannibal Doğuyor” (“Hannibal Rising”, 2007), “Sır” (“The Debt”, 2010), “Göster Gününü” (“Kick-Ass”, 2010), “Galaksinin Koruyucuları” (“Guardians of the Galaxy”, 2014) gibi her türlü dünyayı yansıtabilen bir görüntü yönetmenini, Ben Davis’i tutmuş. Chris Dickens ise Edgar Wright’tan Richard Ayoade’ye uzanan biçimci dünyaların kurgucusu olarak gelmiş.
Aslında net olarak ‘plastik’, ‘gösterişçi’ veya ‘akıcı’ bir montaj tercihi yok. Aksine yönetmen, bir editörün ayak izlerini takip etme adına filmini, kaldırım üzerinde hareket halindeki ayakkabıları aşağıdan çektiği gözlemci bir planla açıyor. Bunun devamında puslu havanın üzerine giderken ışığı yalıtırken, seyirciyi bir çeşit fanusun içine sokuyor.
Büyük Bunalım döneminin dağıtılamayan ‘puslu’ günlerinin göbeğinde anlatılmamış bir hikayeye odaklanıyor. Maxwell Perkins, ofisinde içine kapanık, az konuşan, sessiz bir adam. Sürekli fötr şapkasıyla dolaşıyor. Asla birilerine çatma, öne çıkma, rol çalma gibi bir hataya düşmüyor. Aksine edebiyatçıların ayak izlerini takip ediyor. Zaman zaman bir ‘gölge’ye dönüşüyor.
Ben Davis’le çalışan yönetmen, bu durumu göz önünde bulundurmuş. Adeta filmi de ‘kağıt estetiği’ oturtmak için planlamış. Sanki el yazılarının dingin bir şekilde aradan geçtiği, siyah-beyaz arası gözüken bir renk ayrımı var. Puslu hava asla adamın başından ayrılmazken, temponun düşüklüğü de bu estetik kaygıyı, bir ‘daktilonun içine hapsolma’ durumuna yaklaştırıyor.
Daktilonun tuşlarından içeri sızan ışık sanki onu da sindiriyor. Etrafıyla ilişki de Thomas Wolfe’un, F. Scott Fitzgerald'ın, Ernest Hemingway’in delidolu karakterleriyle canlanıyor. “Fırtınalı Hayatlar”, edebiyat dünyası için “Paris’te Gece Yarısı” (“Midnight in Paris”, 2011) nostaljisi yaratıyor. Bu damarı ‘yazar-editör ilişkisi’nin üzerine giderek şekillendiriyor.
Ama estetik kaygısında “Schindler’in Listesi” (“Schindler’s List”, 1993), “Kağıt” (2011) ile “Dava” (“The Trial”, 1962) arası bir düşünce yapısı var. İçine kapanık bir adamın, genel anlamda ‘gölge’ye dönüştüğünün görülmesi şaşırtmazken, dönemin atmosferine yaklaşım da aslında sürekli ‘kağıt’ın, ‘yapraklar’ın resmedildiğini bize anlatıyor.
Grandage, geri planda kalmış bir editörün hikayesini anlatırken, adeta bir ‘delik’ten yabancılaşmış, fanusa sıkışmış yaşama sakince bakmamızı salık veriyor. Buna paralel olarak karşılaştığımız puslu hava ile yalıtılan ışığın ortaya çıkardığı ‘nostaljik’ ve ‘eski usul’ doku tesir ediyor.
Scott Fitzgerald; Alan Parker, Woody Allen filmlerinde ve 1959 tarihli “Çılgın Sevgili”de (“Beloved Infidel”, 1959) perdeye yansıdı. Ernest Hemingway’in de fazlaca dönemini gördük. Ama burada daha bir kalıcı olacaklar. Çünkü Max Perkins’in emeği, sabrı, utangaçlığı bize tesir eden, görsel dokuya kafa yoran bir biyografik cinliğin ‘sayfalar’ından dökülüyor. Üstelik daktilo usulü…
Özellikle Jude Law, Wolfe’da Oscar’lık bir perfomanslık sergilemiş. Kendini paralamanın karşılığını almış. Kidman, Pearce, West, Linney idare ederken, Firth de şov yapmadan rolünün gereklerini ‘minimal’ ölçülerde gerçekleştiriyor. “Fırtınalı Hayatlar”, her yıl sayısız üretilen, Oscar yoluna sokulan biyografik filmler arasında ne yapacağını bilen, görsel üsluba kafa yoran örneklerden. Barton Fink-Joe Gillis arası bir karakter eşliğinde benzersiz bir dönem ve edebiyat temsiline dönüşüyor.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce