James Wan külliyatını genişletiyor
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Amerikan korku sinemasına ‘safkan korku!’ uyarısı yapan “Korku Seansı”nın (“The Conjuring”, 2013) ikincisi de boş durmuyor. Paranormal araştırmacılar Ed ile Lorraine Warren çiftinin hikayesi bu kez 70’ler dokulu bir İngiliz evine taşınıyor. Görüntü yönetmeninin değişmesiyle oraya girişimiz “Donnie Darko”yu (2001) andıran, kaydırmalı kamerayla alınmış bir plan sekansla gerçekleşiyor.
Bunun devamında Don Burgess, aksesuarlarla ve kostümlerle dönemi yaratmakta büyük başarı sağlıyor. Dört çocuklu Hodgson ailesinin yaşadığı ‘içine ruh girme’ olayına, tekinsiz öğelerin ve usul usul ilerleyen kameranın katkısıyla gövde gösterisi yaparak giriyor. Filmin reji anlamında sıkıntısı yok. Wan, her filminde atmosfer duygusunun, William Castle etkili oyuncaklı dünyasının üzerine koyuyor.
İyiden iyiye Shmayalan’ın geleneğine daha da yaklaşıyor. Bol görsel efektli korkulara haddini bildiriyor, dinginlikten beslenerek iş bitiriyor. Burada da “Kötü Ruh” (“Poltergeist”, 1982), “Kehanet” (“The Omen”, 1976), “Kuşku” (“The Amityville Horror”, 1979) (bölgenin ismi) gibilerine göndermeler dikkat çekiyor. “REC: Ölüm Çığlığı”nın (“[REC]”, 2007) korkutucu uzun boylu adamı Javier Botet’nin Eğri Adam (Crooked Man) olarak çıkagelmesi gerilim katsayısını arttırıyor. İlk filmdeki müzik kutusunun ardından burada film makinesinin çıkış noktalarından ‘Kaleidoscope’un retro bir tasarımla oyuncağa dönüşmesi de ilginç. Bu kez mercekte gerçek bir ‘Poltergeist olayı’ var.
Wan, “Ölüm Emri”ndeki (“Death Sentence”, 2007) ‘tecavüz ve intikam filmleri’nde dökülen kana ve ahlakçılığa isyanın ardından 2013’te güncel korku filmlerini hedef almıştı. Ama burada şovunu yapıp, yeri geldiğinde muzipliğini devreye sokarken 133 dakikaya gereksiz uzatıyor her şeyi. Ama yanımıza birçok karakter, tını ve film objesi kar kalıyor. Benim favorim Crooked Man!
Yönetmen, “Ruhlar Bölgesi: Bölüm 2”den (“Insidious: Chapter 2”, 2013) sonra burada da belli bir seviyeyi tutturuyor. ‘Bütün korku filmlerini o çekmeli!’ hissi yaratıyor. Baştan sonra oyuncaklı atmosfer yaratımındaki ‘üstün’ becerisiyle bir ‘korku ustası’nın ayak seslerini hissettiriyor “Korku Seansı 2”. Wan’ın artık olduğunu, ‘Hızlı ve Öfkeli’nin yedincisini çekmeden kendi işlerine odaklanması gereğine dikkat çekiyor. 2018’de vizyona girecek yeni filmi “Aquaman” de bu açıdan kafa karıştırıcı…
‘Mahşerin dört atlısı’ adıyla bilinen sihirbaz ekibinin fantastik maceraları mest etmişti. 2013’te çekilen “Sihirbazlar Çetesi” (“Now You See Me”), ‘soygun filmi’ damarlı ‘dolandırıcılık’ konseptiyle tarihe geçmeyi garantiledi. Meselenin özünde yatan modern David Copperfield şovuna sokma arzusu bir interaktif seyir sürecine yol açıyordu. ‘X-Men’ ya da ‘Matrix’ etkisi yaratan teknolojik taraf, dolandırıcılık filminin alt formülü ‘sihirbazlık filmi’ni değerli kıldı.
Bu sefer Lizzy Caplan, Daniel Radcliffe ve Jay Chou’nun eklenmesiyle aslında yeni bir ekip oluşuyor. Teknoloji değil kuru gürültü ikiyle çarpılıyor. ‘Sokak Dansı’ndan (‘Step Up’) internet serisi ‘The LXD’ye kadar B-tipi dans koreografileriyle bilinen John M. Chu’nun gelmesi seriyi uçuruma sürüklemiş. “Sihirbazlar Çetesi 2”de (“Now You See Me”, 2016) boyutunun genişlediği bir soyguna adım atmak bile fayda etmiyor.
Radcliffe oradan buraya koştururken, Harrelson ikiyle çarpılıyor. Morgan Freeman ve Michael Caine sadece göz açıp kaparken, Eisenberg itici durmayı beceriyor. Yeni eklemelerden hiçbir sonuç alınamamış.
İlk filmin üzerine 15 milyon dolar konması, değişen kurgucu ve görüntü yönetmeninin yanlış seçimleriyle adeta sömürülmüş. Sinematografinin 35mm’deki ince işçiliğiyle bilinen ama son yıllarda dijital teknolojiyi kaldıramayan Peter Deming’e emanet edilmesi ilginç. Renk skalası hiç boyutlu değil.
Kamera, karakterleri kovalarken, mizanseni elden kaçıyor. Chu, gerçek oyuncuları dansçılarla karıştırmış. ‘G.I. Joe’ serisinin ikincisine ‘Street Fighter’ ruhunu getirmek düello sahnelerine ve aksiyona heyecan katmıştı. Ama burada temeli sağlam bir proje var. Zeka parıltısını ve anlamlı seyirliği çapsız kurgu baltalıyor.
Senaryonun da bunlara katkı vermemesi, sürprizlerin yorucu hale gelmesi, linklere tıklamanın bayat durması affedilir gibi değil. “Sihirbazlar Çetesi 2”, ilk filmin tazeliğini pekiştiren teknolojik tarafını kestirip atınca kaybolup gidiyor, meraklısı için B sınıfı bir aksiyon eğlenceliğine dönüşüyor.
‘Lanetli/gizemli köy’ tabusu üzerine üretilen Türk filmlerinin sayısı günbegün artıyor. “Ve Panayır Köyden Gider”de (2015) Mete Sözer bu ezberi benzersiz hale getirmek için yola çıkıyor. 80’ler, 90’lar Türk sinemasından çıkıp gelmiş, şiirsel konuşan bir tiplemeyi (Cem Davran) oraya yolluyor. Onun üzerine gelen karakterlerin yarattığı kaosla bizi ‘karnaval’ havasında, her şeyin birbirinin tekrarı olduğu tanımsız bir dünya bekliyor.
Yönetmen, Cem Davran, Engin Altan Düzyatan, İlyas Salman gibi medyatik oyuncularla çalışmış. Buradaki kargaşa da belki Sinan Çetin’in “Bay E”si (1995), belki Oğuzhan Tercan’ın “Hırsız Var!”ından (2005) bu yana gördüğümüz en tanımsız kargaşa. Ama işin ucunda ‘Felliniyen bir köy tanımı’ var sanki.
Kırlara çıkarken, bu arka planı ‘şiirsel’ durmak için kullanmayan eser köyden giden panayırın arka planındaki masalsılığı, gerçeküstücülüğü, insaniliği araştırıyor. Bu sayede de aslında o filmler gibi ne yaptığına hakim bir iş değil, aksine kült olabilecek melez bir çalışma çıkıyor.
“Ve Panayır Köyden Gider”, bu hevesle birçok durağa uğruyor, farklı ekolden bir rejisörü duyuruyor. Nate Cornett’in TV tecrübesine sahip bir görüntü yönetmeni, John Paul Horstmann’in kurgu asistanlığıyla kariyerine başlayan bir isim olmasıyla, Andy Summers’ın besteleri öne çıkıyor. Kurgu idare ediyor, ama sinematografi daha iyi olabilirmiş. Oyuncuların ve senaryonun kullanımı ise ilkel duruyor.
Hemencecik unutulup giden filmlerle iz bırakma peşindeki Felix Van Groeningen, yine aynı yolun yolcusu. “Çölde Kutup Ayısı” (“De Helaasheid Der Dingen”, 2009) ve “Kırık Çember” (“Krah Razbijenog Kruga”, 2012) ile ‘çıplaklık/aşırılık’ ile ‘melodram’ı iç içe geçirip, tezatlıklardan beslenen bir çekiciliğin peşine düşmüştü. Burada ise benzer denemeyi kardeş ilişkisinin üzerine kurguluyor.
“Stonewall” (2014), “Aşka Ruhunu Kat” (“Soul Kitchen”, 2009), “Bizim Kafe” (“Trees Lounge”, 1996) gibi ikonik bir bar mercek altına alınıyor. İçimizi ise 60’ların seks, uyuşturucu ve rock ruhu kaplıyor. Adeta özgürlükçü ‘Swinging London’ günlerine geri dönerken, Soulwax’in şarkıları ve Niko Leunen’in kurgusu zaman zaman gaza basıyor. Barın içine girince müzik, renk filtreleri ve montaj ile kafayı buluyoruz. 2.35:1 çekilen film, dış mekana çıkıp karakterler arasındaki çatışmalara odaklanınca ise oyuncuların yüzüne sokulan bir kamera ile kolaycılığı seçiyor.
Doğal renklerin üzerine giderken, aslında çok da iddialı durmayan çıplak ve vahşi seks sahneleriyle bir ikilem yaratmanın peşine düşüyor. “Belgica”, bir bar filmi olarak dikkat çekecek. Ama nihayetinde bunu aile, sevgi ve dostluk mesajlarıyla duygusallaştırma, bar sekansları dışında boşa harcamanın mağduru oluyor.
Bir ruh, bir dinamizm olarak aşı tutuyor. Ama coşku ve cesaretin bereketli olmadığı da bir gerçek... Van Groeningen, yine gönülleri müzikle fethederken anlık etkilerin peşine düşüyor. En basmakalıp formüllerle iş bitirmeye çalışıyor. Devreye girdiğinde iyi bir rejisör olsa da dramatik açıdan bir şeyler anlatma derdiyle süreyi uzatınca ışıl ışıl parlayan bölümlerin oranı azalıyor.
“Karmakarışık”ın (“Tangled”, 2010) ortak yönetmeni ile “Oyunbozan Ralph”ın (“Wreck-It Ralph”, 2012) yaratıcısının buluşması… “Zootropolis: Hayvanlar Şehri” (“Zootopia”, 2016), Walt Disney Animation Studios’un yeni ürünü. “Oyunbozan Ralph”, “6 Süper Kahraman”ın (“Big Hero 6”, 2015) ardından bir başka bilimkurgu filmi denemesi.
Sarılmak isteyeceğiz karakterleri, yerinde sözlü esprileri, yaratıcı çizimleriyle dikkat çekici bir çalışma. Ama Rich Moore’un yolu, Howard ve Bush’la kesiştiğinde klasik bir Disney çizgisine geriliyor. Başyapıt seviyesindeki “Oyunbozan Ralph”ın dudak uçuklatan yaratıcılığına ve enerjisine ulaşamıyor. Ama yine aynı şirketin ürettiği “Robinson Ailesi”nden (“Meet the Robinsons”, 2007) bu yana en çarpıcı ‘distopik bina’ tasarımını içerirken, sanki “Truman Show” (1998) ile “Metropolis”i (1927) iç içe geçiriyor.
Bir tavşanla ile bir tilkiden ‘iki kafadar’ yaratma zekasıyla ilerlerken, aslında Alis Harikalar Diyarında’ya da zeki göndermeler canlanıyor. Bu dünyaya ‘ağırlık’ getiren tipleme iki sahnede farkını belli ediyor, iz bırakıyor. Aslında hızlanma esnekliğiyle birlikte kameranın bir distopyaya girişi gayet güzel. Ama bu katmanlı yapının içini doldurma konusunda çocuksu taraf öne çıkınca, gişe rakamı da yükselmiş.
Asla bir ‘1984’, bir “Truman Show” kadar derin söylemleri yok “Zootropolis: Hayvanlar Şehri”nin. Çok özgün bir çizim metodu da gelmiyor beraberinde. Ama hayvanları belki de “Madagaskar” (“Madagascar”, 2005) bu yana gördüğümüz en özgün Hollywood animasyonu canlanıyor.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce