Acemi taraflarıyla çabucak unutulup gidecek bir aşk
Kafası dışında paralize olmuş bir adamla, konuşkan, enerjik ve yaratıcı zekalı bakıcısının aşk öyküsü… “Senden Önce Ben” (“Me Before You”, 2016), Jojo Moyes’un 2012’de yazdığı çok satan romandan uyarlanmış. Son dönemdeki ‘genç yetişkin edebiyatı’ furyasından ayrı bir yere oturan, 26 yaş ile 35 yaşın etkileşimini öne çıkaran bir iş. Yönetmenlik koltuğuna çaylak bir isim, Thea Sharrock oturmuş.
Film, büyük oranda Hollywood’un ‘ağlak aşk filmi’ ya da ‘duygusal-dram’ formülünü uyguluyor. “Unutamadığım Aşk”tan (“An Affair to Remember”, 1957) “Aşk Hikayesi”ne (“Love Story”, 1970) uzanan modern zamanda geçen tür filmlerinin arasına sızmaya çalışıyor. Bunun için de bir akıllı kız, bir zengin adam kullanıyor. Başlangıçta ‘Grinin Elli Tonu’nun (‘Fifty Shades of Grey’) ofis kullanımı, sınıfsal çatışma için alınmış gibi gözüküyor.
Ama zamanla kendini İngiliz aristokrasisine kabul ettirmeye çalışan bir garip ‘Emilia Clarke’ ile yüzleşiyoruz. Lou ile Will’in kapının açılmasıyla göz göze geldiği ilk an, ‘nasıl yani tüm bedeni paralize olmamış ki bu adamın, kimi kandırıyorsunuz!’ diyerek iç geçirmemizi sağlıyor. Bunun devamında acemi bir aktörün böylesi zor bir kılığa girme çabasını izliyoruz.
“İçimdeki Deniz” (“Mar Adentro”, 2004), “Kelebek ve Dalgıç” (“Le Scaphandre et le Papillon”, 2007) ve “Aşk Seansları” (“The Sessions”, 2012) gibi filmlerdeki üst düzey performansları mumla arayıp gerçek bir Christopher Reeve görüyoruz sanki. Bu kadar çaylak bir oyuncudan, Sam Claflin’den, Javier Bardem, Mathieu Amalric ve John Hawkes özeni beklemek elbette hayalcilik. Hatta bunlardan ilkinin ‘aşk-ilişki’ tasvirindeki cesaretle bu projenin yaratıcılarına zorla izlettirilmesi gerekir.
Woody Allen ve Anthony Minghella filmlerinde çalışmış deneyimli görüntü yönetmeni Remi Adefarasin ise idare ediyor. Özellikle kapanış sekansında yapraktan geçişle alınan uzun plan ve bunun açılışla uyumu başarılı. Ama ‘anlık yükselmeler’le kalıp çevreci gözükmeyi seyirciyi etkileme yolu olarak seçerken, aşkın ‘natürel’liğinin altını çizemiyor. Kurgu ve müzik ise hesaplı ‘ağlatma hedefi’ni yerine getirmek için işi boyutsuzlaştırıyor.
Emilia Clarke’ın kendini kasarken, ne yeni Anne Hathaway, ne de Julia Roberts olamayacağı çok açık. Gözler ve dudaklar bu ikiliyi hatırlatsa da, ruh ve performans olarak bu kıyafeti giymek zor! Bu durum karşısında da ister istemez filmin yeniden çevrim “Unutamadığım Aşk” ile roman uyarlaması “Acemi Prenses”i (“The Princess Diaries”, 2001) çarpıştırma hamlesi tutmuyor. İlkinden bir süreliğine tekerlekli sandalyeye mahkum kalan Cary Grant’in canlandırdığı Nickie’nin, aylar sonrasına verilen randevuya yetişememesine ‘damardan’ yaklaşma numarasının temeli alınıyor. İkincisinden ise Hathaway’in soylu İngiliz ailesine girişiyle beliren inandırıcı mizahın tadını bulamamak bir tarafa, Pygmalion etkisinin de ‘yalapşap’ durduğunu gözlemliyoruz.
Will’in DVD’sini taktığı, ilkel ve kolaycı Fransız sanat filmi “Tanrılar ve İnsanlar”a (“Des Hommes et Des Dieux”, 2010) alaycı bakış; takdir edilesi, gülümseten bir görsel gönderme. Claflin’in halini görünce karşıda duran Charles Dance ile Janet McTeer ise kendi standartlarının üzerine çıkmasalar da fazlasıyla ‘asil’ ve ‘profesyonel’ gözüküyorlar gözümüze.
Wayans Kardeşler, 90’larda bir TV programı ve bir TV dizisiyle ABD halkının karşısına çıktı. “I’m Gonna Git You Sucka” (1988) ile ise bir sinema geleneği başladı. Keenen Ivory Wayans’ın yönetmen-senarist-oyuncu kimliği, ‘siyahi istismar filmleri’ni ti’ye alan bir parodi denemesine imza atıyordu. Yine aynı alt türdeki 1996 yapımı “Don’t be a Menace to South Central While Drinking Your Juice in the Hood” da kalıcı oldu.
Marlon ve Shawn Wayans’ın kontrolü ele geçirmesiyle, Afro-Amerikan sinemasındaki gelenekleri eleştiren parodi mantığı tutuyordu. Bu kez hedef hood film (siyahi gangster filmi) şablonuydu. Buna paralel olarak belden aşağı esprilerden ve tuvalet mizahından beslenen bir anlayış canlanıyordu. Mel Brooks’un parodi geleneği, siyahi sokak kültürüne uyarlanıyordu böylece… Keenen Ivory Wayans, daha ciddi işlere kaysa da diğer ekip bu piyasadan para kazanmayı halen sürdürüyor.
Kardeşlerin ‘Korkunç Bir Film’ (‘Scary Movie’) serisi için ikna edilmesi hiç iyi olmadı. Zira ortada modern klasiğe dönüşen parodi filmi “Çığlık”ı (“Scream”, 1996) ti’ye alan tuhaf bir eylem vardı. Zaten hiç tutmadı, aksine zorlama durdu. Ne yöne kayacağı belli olmayan “İki Fıstık” (“White Chick”, 2004), “Küçük Adam” (“Little Man”, 2007), “Bir Dans Filmi” (“Dance Flick”, 2009) derken en son ‘Anormal Aktivite’ (‘A Haunted House’) serisi geldi. O projenin arkasındaki Michael Tiddes burada da yönetmenlik koltuğunda.
“Siyahın Elli Tonu” (“Fifty Shades of Black”, 2016), erken gelen bir “Grinin Elli Tonu” (“Fifty Shades of Grey”, 2015) parodisi. Aslında yola çıkışı ve nokta atışı esprilerle tatmin ediyor. ‘Korkunç Bir Film’ serisindeki her tarafa saldırarak dağılmayı, “Küçük Adam”daki hedefsizliği unutturuyor.
Araya “Striptiz Kulübü” (“Magic Mike”, 2012), “Aşk Mevsimi” (“The Graduate”, 1967) gibilerine, kölelik filmlerine ve Kevin Hart’a, Eddie Murphy’ye yapılan göndermeler de akıllıca sıkıştırılıyor. ‘Christian Grey’ isminin kabak gibi durması güzel eleştirilirken, teşhir edilen seksi kadının (Dakota Johnson) yerine gelen sıradan bir siyahi kadının özenle seçilmesi tatmin ediyor.
Özellikle ‘kırbaçlama fantezisi’nin işin ucunu Joe Jackson’a bağlayan bir kölelik temsili eleştirine dönüşmesi, oyun odasının playstation odası olarak yorumlanması gibi şeyler iyi halledilmiş. Ama mesele cinsellikle ilgili mizaha gelince, baştan itibaren sidik torbasının büyüklüğüyle ilgili yapılan espriler ve bunun gibi abartılar tutmuyor. Orijinal filmin parodiyi ne kadar hak ettiği de tartışması konusu. Tiddes, ‘Paranormal Activity’ parodisi “Anormal Aktivite”nin (“A Haunted House”, 2013) aksine iyi çekilmiş, Hollywood grameri adına sekme yaşamayan bir işe imza atıyor en azından.
Rodrigo Pla, 2000’lerde Yeni Meksika Sineması’na eklenen ikinci veya üçüncü kuşağın en çok saygı duyulan isimlerinden. Gerardo Naranjo, Amat Escalante ve Michel Franco ile birlikte anılabilir. Onlar gibi mesafeli dururken, yeri geldiğinde şiddeti merkeze alabiliyor.
Ama kariyerine baktığımızda daha duygusal ve gerçekçi bir yaklaşımın izini sürerek ‘keskin’ durmayı seçmedi o. Bu sebeple de uluslararası başarıya ulaştı. “Yasak Bölge”de (“La Zona”, 2007), Meksika toplumundaki sınıfsal uçuruma ‘gözetim altında tutulan bölge’ üzerinden bakarken sinemasal açıdan tutarlılığı unutup, el-omuz kamerasına mahkum kalmıştı. “Gecikme”de (“La Demora”, 2011) orta yaşlı bir kadının hüznünü, ölüm arifesinde olmasının yarattıklarını sömürmeden ele alıyor gibi gözüktü. Kamera kullanımını ‘sakin’leştirmesine, sinemaskopu iyi kullanmasına karşın alttan alta ‘özdeşleşme’ devreye giriyordu.
“Bin Başlı Canavar”da (“Un Monstruo de mil Cabezas”, 2015) senaristini değiştirmemiş Pla, aksine görüntü yönetmeninde değişiklik yapmış. Kamerayı 2.35:1’de Escalante ve Naranjo kadar dengeli, planlı kullanıyor. Ama onların aksine genelde ‘sabit’ tutuyor. Kadrajın önüne ve arkasına yerleştirilen karakterler, bazen odak kaydırmayı aktif hale getirince bizim tarafımızdan bir ‘gözlemcilik’ de canlanıyor. Bu durum dingin rejiden güç alırken az şey gösterirken çok şey anlatan usturuplu bir gerilim atmosferine yol açıyor.
Filmin sağlık sistemiyle, bürokrasiyle ilgili söylemleri de yerinde. Ama Jana Laruy’un orta yaşlı anne prototipiyle “Kill Bill”in (2003) gelinine, “I Spit on Your Grave”in (1978) kadınına dönüşmesi inandırıcı durmuyor. Adeta ‘intikam filmleri’nden (‘vigilante film’) B-tipi bir paye biçiliyor ona. Masum kadının katile dönüşmesi dramatik açıdan tatmin etmiyor. Pla’nın eseri de Escalante’nin “Piçler”i (“Los Bastardos”, 2008), Naranjo’nun “Miss Bala”sı (2011) kadar net bir başarıya dönüşemiyor.
Ama Odei Zabaleta’nın sinematografisi, anlamlı ismiyle “Bin Başlı Canavar”ı önemli ve ustalıklı yerlere taşıyor. Bu açıdan Pla’nın olgunlaştığını, en derli toplu filmine imza attığını idrak etmek mümkün. Bu görüntü yönetmeniyle devam etmek onun ‘sıradan’ ya da ‘ortalama’ kariyerini daha da yukarılara taşıyacaktır.
Dagur Kari ve Baltasar Kormakur’un çıkışıyla hareketlenen İzlanda sineması, 2015’te Runarsson’un “Serçeler” (“Þrestir”, 2015) ile San Sebastian’da aldığı Altın İstiridye ve Hakonarson’un “İnatçılar” (“Hrútar”, 2015) ile Cannes’da kazandığı Belirli Bir Bakış ödülüyle de kendine geldi. Bu iki yönetmenin mükafatlandırılması ne kadar haklı tartışılır.
Ama büyük oranda ‘doğanın nefes kesen güzelliği’ ve ‘fotoğraflama becerisi’ idi ödülü getiren... Her iki eserde de aile ilişkilerinin kasaba ortamındaki sıcaklığı, samimiyeti minimalist çerçevelerle yansıtılıyor. Fakat ‘üslup oturtma’ konusunda belirgin bir tavır yok. “Atlar ve İnsanlar” (“Hross í oss”, 2013) ve “Metalci” (“Málmhaus”, 2013) bence 2010’larda bunlardan daha güçlü İzlanda filmleriydi.
“İnatçılar”, koç yarışmasında birbirlerine giren ve 40 yıldır konuşmayan iki kardeşe odaklanırken “Sürü”nün (1980) akrabasına dönüşüyor. Bu yolda “Victoria”dan (2015) bilinen Norveçli görüntü yönetmeni Sturla Brandth Grøvlen’ın 2.35:1’deki kadrajlarıyla fazlaca dikkat çekiyor ya da göz boyuyor. Zira bu kareler filmin genelinde drama-komedi arası bir görsel işleyişe işaret etmiyor.
Friðrik Þór Friðriksson’un ustalığıyla bilinen, ama onun da sekme yaşadığı ülke sinemasının görsel damarında ‘güçlü’ bir gelenek yoktur. Tek tük başarılar gelince de Kormakur’un ve Kari’nin insani öğelere kayıp İngilizce filmlere kayması normal. Burada da ‘sosyal gerçekçi sinema’ ile ‘Kuzey Avrupa minimalist sineması’ arasında gidip gelme filme zarar veriyor. İskandinavya’dan gidersek ülkeden bir Aki Karusmaki, bir Roy Andersson çıkmayacağına inanıyoruz.
Doğa görüntülerinin güzelliğine mi, fakirlik problemine mi, inatçılığa mı, yoksa açılara mı odaklanacağına karar veremeyen Hakonarsson, tonunu belirleme sıkıntısı çekmiş. Bu da ilk film için gayet doğal. Ucundan bir umut da taşıyor ileri. Ama İran sinemasında yaşanan karmaşa tekrarlanıyor. Öte yandan bir hayvanın ölümcül hastalığa yakalanmasıyla kasabanın boşaltılması, kapitalizm eleştirisi getiriyor. Kardeşlerin ilişkisinden ziyade birinin dramının üzerine gitmek ise filmi çıkışsızlığa sürüklüyor.
İçinden The Rock ile Kevin Hart’ın geçtiği, nostaljik bir aksiyon-komedi örneğine imza atma çabası olumlu karşılanabilir. Siyah-beyaz birlikteliği Obama dönemine uygun. “Merkezi İstihbarat” (“Central Intelligence”, 2016), Rawson Marshall Thurber’ın emekleriyle bu stratejinin peşine takılıyor. “Yakar Top” (“Dodgeball”, 2004) gibi vasat ama kült bir spor komedisine imza atan rejisör bu kez hedeflerini farklılaştırıyor.
Büyük oranda “Bu Nasıl Aile!”nin (“We’re the Millers”, 2013) tutması ile böyle bir projeye getirilmiş. Aslında Sienna Miller’ın en cesur hallerini bulunduran “The Mysteries of Pittsburgh” (2008) ile bağımsız film çekebildiğine inandırmıştı bizi. Ama nedendir bilinmez, ‘iki kafadar komedisi’, ‘gizli ajan aksiyonu’ ile ‘gençlik komedisi’ni buluşturan melez bir damar kurmanın peşine düşmüş bu kez.
1996’da mezun olan iki lise arkadaşının 20 yıl sonra bir araya gelmesi, Hart-Johnson birlikteliğiyle belki de ‘eşcinsel kitleye uygun’ ve ‘tutmamış’ bir mizah anlayışıyla donatılıyor. Bu durum karşısında da biz, “Norbit” (2007) makyajıyla küçültülüp camp bir ‘yaratık’a dönüşen ‘bir küçük The Rock’ görüyoruz. Bu okul yıllarında olanların devamındaki gelişmelere inanma şansımız kalmıyor.
Aksiyonla, ajan meselesiyle birazcık hareketleniyor “Merkezi İstihbarat”. Ama orada da ikilinin uyumunun bir senaryo üzerine kurulmadan, doğaçlama skeçlere mecbur bırakılması, filmin kurgucusunun emeğini baltalıyor.
Sinematografinin ise ‘mini dizi olsa ne fark ederdi?’ dedirten işlenmemiş ve zayıf renkleri elbette dikkatimizden kaçmıyor. İtici bir komedi için her şey var bu yapıtta. Kevin Hart ise kendisinden ziyade bir araya geldiği kişiye bel bağlıyor, “Sert Ol”da (“Get Hard”, 2015) Will Ferrell ile tutan kimyayı bir daha yakalamak zor!
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce