'Fakülte'yi parlatacak gençlik-bilimkurgu filmi
Uzaylı istilası filmleri 1950’lerden itibaren Amerikan sinemasında popüler olmuştur. O dönemde dış tehditlere cevap verme adına aslında politik açıdan da bir maşaya dönüşmüştür. Özellikle “Uçan Dairenin Esrarı” (“The Day The Earth Stood Still”, 1951), “Ceset Yiyicilerin İstilası” (“Invasion of Body Snatchers”, 1956), “Invaders from Mars” (1953) ve İngiltere’de Hammer’ın ürettiği “The Quatermass Xperiment” (1955) ile bu alt türdeki ‘alt-alt tür’ adedi her geçen gün artmıştır.
1970’li 80’li yıllarda ise melez türlerin içinde veya Spielberg etkisiyle ‘dost uzaylı’ kavramının çevresinde bir gruplaşma olmuştur. Yeni milenyumda artan ‘komedi’ öğelerini bir kenara bırakınca “İşaretler” (“Signs”, 2002), “Kutu” (“The Box”, 2009), “Earth to Echo” (2014) gibileri bir çırpıda akla geliyor. Ama “Viral”de Henry Joost-Ariel Schulman ikilisi, Don Siegel’ın başyapıtı “Ceset Yiyicilerin İstlası”nı gençlik filmine transfer eden “Fakülte”nin (“The Faculty”, 1998) izini sürüyor.
O zamanlar Robert Rodriguez’in yaptığı aslında kendini saklayan gençler arasında “Suspiria”dan (1977) da feyz alan bir ‘bilimkurgu-korku’ omurgası filizlendirmekti. Burada da benzer bir gizemi izliyoruz. Sofia Black-D’elia, Analeigh Tipton gibi güzel oyuncular arasından da aslında arada bir ‘zombi istilası’, bir ‘salgın’ veya bir ‘sıkıyönetim’ ile tehdit etrafımızı sarıyor.
Böylece uzaylı istilası filmi, bağ kurduğu diğer türler/alt türlerle de bir yol izliyor. “Catfish” (2010), “Paranormal Activity 3” (2011) ile “Paranormal Activity 4” (2012) ile tanıdığımız Joost-Schulman ikilisi genelde ‘buluntu film’ alanında aktifler. Açıkçası bu üç filmde hiç iyi sınav veremediler. Özellikle ilkinin ‘internetten bulunan arkadaşlık’a odaklanırken engellileri küçük düşüren ahlaksız finali kabul edilir gibi değilken, vizyon sahibi bir seriyi katleden diğerleri de unutulmamalı.
“Viral”, Christoper Landon ile Joost-Schulman ikilisinin üçüncü birlikteliği... Senarist Landon ile ortaklık yapan Barbara Marshall ise bir katkı vermiyor. Yönetmenlik koltuğundaki isimler, atmosfer yaratmakta yavaş yavaş kendilerini geliştiriyorlar. Burada asla bir James Wan, bir Ti West özeni, olgunluğu göremiyoruz.
Ama hem ortadaki devlet meselesinin saklandığı, hem de politikanın arka plana itildiği bir dinginlik var. Bu tercih doğru bir adım. Fakat alt türde aile kurumunun arasına sızan “İşaretler”deki Shyamalan kadar atmosfer yüklü hale olamıyor her şey. Mesele “Fakülte”ye geldiğinde “The Blob” (1958) ile “Yaratıklar”ı (“Slither”, 2006) birleştiren ‘viral’ ya da ‘solucan’ görünümlü insanları yerle bir eden bağ hiç teknolojik değil.
“Catfish” gibi internet arkadaşlığının korku-gerilime meylettiği bir eserle başlayan Joost-Schulman ikilisi, orada da meseleyi ‘gerçekçi’ hale getirerek ‘melodram’ dozunu arttırmışlardı. Yine bu konuda düşünmeyip “Earth to Echo”daki akıllı telefon estetiğinin tırnağı bile olamamaları filme yaramıyor. Bu sebeple de geliştirilemeyen fikir bazen 85 dakikaya da fazla geliyor. İkili zamanla kendilerini geliştirdikçe, buradaki yol haritasını izledikçe daha doğru kapılar bulabilir.
Ama “Viral”ın ‘sanal uzaylı istilası’na meyletmeden ‘vücuda giren solucan’ üzerinden bir alt-alt tür arayışına girmesi çığır açıcı değil. Ne bir dil, ne bir felsefe yaratılabiliyor burada. Sadece “Fakülte”ye başarılar dilediğimiz bir seyir süreci geçiriyoruz. İddialı isim de, dinginlik de fayda etmiyor. Ama ötekilerin üzerine giderek saf politika yapılmaması yönetmenler için artı puan…
ABD-Kanada sınırındaki göçmen kaçakçılığını emekçi kadınların gözünden yansıtan “Donmuş Nehir” (“Frozen River”, 2008), iki dalda Oscar’a aday olmuştu. Ama daha ziyade ‘sosyal gerçekçi damarı’ ile Ken Loach’a saygı duruşunda bulunmuştu. Çıkış arayan Melissa Leo’yu ise müthiş başrol performansıyla sinema dünyasına kazandırmıştı. Onun yönetmeni Courtney Hunt, oradaki kurgucuyu yanına alıp “Yüce Adalet”te (“The Whole Truth”, 2016) bir mahkeme filmine imza atıyor.
‘Kadın hakları savunucusu’ görevini üstlenirken performanslar ile metnin üzerine giden yaklaşım, burada da mevcut. Ama görüntü yönetmeni değişikliği, filmi görsel açıdan yukarı taşımıyor. Aksine kapalı kapılar ardında, dışarıdan giren ışığa ve yansıyan gölgeye bel bağlayan ve zamanla TV dekupajına yaklaşan bir ‘oda filmi’ne yanaştırıyor. Teknik açıdan Lumet’in başyapıtı “12 Öfkeli Adam”ının (“12 Angry Men”, 1957) zamanında kalmış bir doku var. Nikita Mikhalkov’un 2007’de onun yeniden çevrimine imza atarken düştüğü ‘özüne sadık kalma’ hatasını tekrarlıyor sanki “Yüce Adalet”.
Keanu Reeves, şeytan filmi klasiğine dönüşen “Şeytanın Avukatı”nda (“The Devil’s Advocate”, 1997) kaldığı yerden alıyor. Yanındaki ‘Obama dönemindeki siyahi karakter’ kontenjanını doldurmak için yedekten girmiş gibi duran Guga Mbatha-Raw ile ‘cinayet davası’nda temiz ve yakışıklı bir genci savunuyor. Suçlama ise onun babasının cinayeti…
Renée Zellweger’in 2014’te suratı değişim evresindeyken ‘vamp kadın’ tipini üstlenmesi, Sharon Stone’un bu prototiplerdeki etkili dokunuşlarını aratıyor. Hatta yüzünü bir süre saklayan deneyimli oyuncu, yavaş yavaş sahiciliği zedeleyen bir yapaylıkla karşımıza çıkıyor. Zaten mahkemenin bağlandığı ‘cinsel ilişki’ de gerçek dışı duruyor bu sayede…
Zellwéeger ile Jim Belushi’nin fiziksel bir ilişkiye girmesi ne kadar inandırıcı olabilir ki? Film, bu fantezinin peşine düşüyor. 40’ını geçen Zellwéeger’ın fiziksel güzelliğini koruyabilmesi alkışlanası, yönetmenin bu sahnelerde ‘çerçeve tercihleri’ndeki nokta atışları da fena değil. Ama senaryo bu detaylarda inandırıcılığını yitiriyor. Böylece mahkeme filmi klasikleriyle aşık atabilecek değil, “Güneşin Karanlığında” (“The Lincoln Lawyer”, 2011) gibi ana karakteriyle anılacak bir tür denemesi beliriyor.
“Impulse” (1984), “Patty Hearst” (1988), “Talihin Dönüşü” (“Reversal of Fortune”, 1991) ile bilinen 80’li, 90’lı yılların ünlü senaristi Nicholas Kazan’ın senaryosundaki toplumun çürümesine atıf ise pek etkili durmuyor. Özellikle finaldeki flashback kolaycılığı belli ediyor. “Yeter”deki (“Enough”, 2002) kadar amatör durmayan metin, kontrolden çıkan anne figürüne dair gözlemleriyle bir fikir sağanağına sokuyor bizi.
Buradaki Richard Ramsey, “Şeytanın Avukatı”ndaki Kevin Lomax’ın adeta ikizi. Ama arka planda o filmin seviyesi yok. “Yüce Adalet”, “Cinayet Gecesi” (“Fracture”, 2007), “Suikast” (“The Conspirator”, 2011) gibi güncel işlerin olgunluğunu yakalayamıyor. Yanlış kast bütün filmi yaralıyor.
Şehirden köye göç etme meselesi sinemamızda en çok kullanılan temalardan biri. “Gökhan Yılmaz’ın yazıp yönettiği “Bol Şans” (2016) da aynı yolun yolcusu. Edirne’deki bir beldenin üzerinden ‘yok olan yazlık sinemalara yakılmış bir ağıt’ konulu bir dramatik yapıyı servis ediyor. Selim Gülgören gibi dizi kariyeri olan, sadece poz yapmaktan ötesini bilmeyen bir oyuncuyu başrole yerleştirerek sahaya 1-0 yenik çıkıyor.
Hatta Emir Benderlioğlu’nun ‘çakma Deli Dumrul’ moduyla girdiği gangster yan öyküsü de filmi beslemiyor. Ama arka plandaki yazlık sinemanın tapusunu alma meselesi iyi niyetli bir mesaj kaygısına yol açıyor. Deniz (Gülgören), nereden geldiği belli olmayan sevgilisi Buse (Burçin Abdullah) için bu yükün altına giriyor. Ama mesela Abdullah Oğuz’un “Senden Bana Kalan”ı (2015) kadar köy-şehir farkları konusunda tutarlı, iyi çekilmiş ve anlamlı duramıyor.
Aksine Semih Yıldız’ın sinematografisi ve Serkan Balkan’ın ezgileri filme bir boyutsuzluk katıyor. 2.35:1’de çekilen yapıtta, sekanslarda kameranın önüne gelip monolog misali konuşurken, sonraki kare ile aradaki bağlantıyı kuramayan yapma skeçler izliyoruz. Bu durum karşısında da filmde olup bitene inanmak çok mümkün olmuyor.
Tam tersine kendisine ‘bol şans’ dilediğimiz bir film, fazlaca falsoyla karşımıza dikiliyor. İki kurgucunun kontrolü aldığı anlarda olay örgüsü biraz şekilleniyor. Ekran bölme tekniği, paralel kurgu derken işlenmemiş renkleri kurtaran sinematografi biraz ayakları üzerinde duruyor. Ama konuk sanatçı modundaki Burçin Abdullah ve taşraya uyum sağlayan yan oyuncular dışında adamakıllı bir performans da yok.
“Bol Şans”, iyi niyetli meselesini sinemasal anlamda hareket geçiremeyen, hatta çekilen sahnelerle dahi acemi olduğunu hissettiren bir film. ‘Samimiyet’ her şey değil! Tunç Başaran-Memduh Ün imzalı Yeşilçam güzellemesi “Sinema Bir Mucizedir”in (2005) bile vasatlığını aratan bir boyutsuzluk var. ‘Hızlı ve Öfkeli’yi (‘The Fast and the Furious’) hatırlatan bir araba yarışı sahnesi, motosikletli filmine (biker film) göz kırpan ana karakteri (“The Imam”la arkaba), aşk filmi ve gangster filmiyle ilişkilerden bir bütün çıkmıyor. Çekicilik fazlasıyla göstermelik duruyor ve göz boyuyor. ‘Melezlik’ karın doyurmuyor.
1987’de Nintendo için geliştirilmiş role-playing video oyunu ‘Final Fantasy’, sinema evreninde de kendine yer buldu. 2001’de Hironobu Sakaguchi-Motonori Sakakibara ikilisinin imzasını taşıyan “Final Fantasy” (“Final Fantasy: The Spirits Within”) kimilerine göre devrimci bir animasyondu. Kıyamet sonrası bir ortamda ‘Hayaletler’ adlı uzaylı yaratıklarla mücadele eden insan ırkının arasına sızmıştı. ‘Hareket yakalama animasyonu’ olarak bir öncüllüğü vardı. Ming-Na’nın modellemesiyle de konuşulmuştu.
Ama özellikle “Akira” (1988) ve “Ghost in the Shell”in (“Kôkaku Kidôtai”, 1995) sonrasına geldiğini düşünürsek Japon animelerinde 1980-2000 arası yaşanan yükselişi fazla Amerikanlaştırıyordu. Bilgisayar animasyonunda ‘dijital karakter’in, ‘gerçek oyuncu’nun yerini alıp alamayacağı konusunda da bir fikir jimnastiği yapmamızı sağlamıştı. Teknik açıdan biraz fazla ağır tempolu, dramatik açıdan ise sıradan gelse de, çıkarılan iş takdiri hak ediyordu. En iyi video oyunu uyarlamalarındandı “Final Fantasy”.
Arada bir sinema animasyonu daha çekildi. 2016’da ise “Kralın Kılıcı: Final Fantasy XV” (“Kingsglaive: Final Fantasy XV”), oyunun 15.’sinin artık uzay operasına dönüşmüş evrenine girmemizi sağlıyor. Ama krallıkların bir anda içine girmenin kolay olmadığı mücadelesinin içine düşüyoruz. Takeshi Nozue’nin uzun metrajı idare etmekteki beceriksizliği de filmi ‘video oyunu izler gibi’ havasına sokuyor. Böylece ‘Yıldız Savaşları’ (‘Star Wars’) ile akrabalık fazla dar ölçekli hale geliyor.
Açıkçası ‘hareket yakalama animasyonu’ ile olgunlara hitap etme sözü var. Ama buradan ilerleyince bile yeni milenyumdaki Robert Zemeckis’in başarılı çalışmalarının seviyesine ulaşamıyor bu uyarlama. Özellikle kalıcı olmayı çoktan garantileyen “Beowulf: Ölümsüz Savaşı”nın (“Beowulf”, 2007) kalitesini yakalamak zor. Hatta “Tenten’in Maceraları”nda (“The Adventures of Tintin”, 2011) Spielberg eleştirilse de buradakinden daha başarılı bir işe imza atmıştır.
Animasyon, ‘Kingsglaive’de bilgisayar veya konsol ekranında ‘demo’ niyetine izlenebilecek çarpışmaları o boyutsuzlukta üzerimize atmaya çabalıyor. Aaron Paul, Lena Headey’nin hareket yakalamadaki başarısı, uyumu ise fazla tesir etmiyor. Elbette bu alanda çöp animasyon “Uzay Kuvvetleri 2911”in (2015) üretildiği bir ülkede iyi gelebilir “Kralın Kılıcı: Final Fantasy XV”. Ama bu da yanıltıcı olacaktır.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce