'Inception' etkili yeni nesil 'Star Trek' filmi
1960’ların ‘Uzay Yolu’ olarak da bilinen fenomen TV dizisi bambaşka bir kuşağı ekrana bağlamıştı. 70’lerin “Yıldız Savaşları” (“Star Wars”, 1977) ile rekabete giren sinema filmi, 13 perde temsilinin sadece ilkiydi. “Star Trek: Sonsuzluk” (“Star Trek Beyond”, 2016), bir kez daha yeni neslin arasında bir ‘uzay operası macerası’ sunuyor. Ama bunu yaparken 180 milyon doların hakkını veriyor. 2009’de J. J. Abrams’ın başlatıp 2013’de biraz ‘sinema’ duygusu aşılayabildiği seride gerçek bir memur yönetmen eksikliği vardı.
Burada Abrams’ın yapımcılık koltuğuna kaymasıyla bir kez daha kaliteli bir iş izliyoruz. “Star Trek: Sonsuzluk”ta, ‘Hızlı ve Öfkeli’nin (‘The Fast and the Furious’) en zayıf halkası olan üçüncü bölümün ardından 5, 6 ve 7’de bütçenin yükselmesiyle gişeyi de arttıran yönetmen başarılı bir iş çıkarmış. Justin Lin, harika tasarlanmış görsel efektlerden çok iyi beslenip, aslında dört kişilik kurgu ekibiyle akıcı bir aksiyon sineması örneğine imza atmış gibi yapıyor.
Buna en büyük katkıyı veren ise binaların tavanda ters dönmesiyle “Başlangıç”vari (“Inception”, 2010) efektlerin yerçekimini yıkan ve nefessiz bırakan bir yaratıcılıkla sunulması. Burada uzay operası filmi olarak aslında külüstür bir kaynak var. Ama “Star Wars: Güç Uyanıyor”la (“Star Wars: The Force Awakens”, 2015) aynı yıl içinde belki de ilk kez bir ‘Star Trek’ sinema filmi onun önüne geçiyor.
Bunu sağlayan ise Justin Lin olmuş. Chris Pine, Zachary Quinto, Zoe Saldanha, Simon Pegg, John Cho’dan oluşan yeni nesil ekip, ‘enerjik uzay operası serüveni’ne destek veriyor. Eski filmlerde olduğu gibi ışınlanmanın büyük bir keşif sayılmadığı, belki de “Avatar” (2009) sonrasına denk geldiğini bilen bir alt tür örneği izliyoruz.
Lin’in efektleri idare etme becerisiyle, ‘Görevimiz Tehlike’ serisinin ‘kuru gürültü’ hatasına düşmeyen ve 180 milyonu boşa harcamayan bir film izliyoruz. Simon Pegg’in sahnelerinin belki de atılmasıyla birlikte aslında Leonard Nimoy’ya saygı duruşu bölümleri daha öne çıkıyor. Onun ortak senaristliğine rağmen film ciddiyet kazanıyor. Mizahı öne çıkarmıyor.
Görsel efektlerin arka plan süsüne dönüşmeyip doğrudan filmin içine girdiği ve her şeyin anlamlı olduğu seyir süreci keyif veriyor. Yüzü kapalı Idris Elba ve Sofia Boutella’nın ‘kötü adam’ ve ‘gezgin’ eklemelerinin filme faydası var.
140 dakikanın altına düşen film bulmakta zorlandığımız blockbuster sezonunda sürenin 122’ye çekilmesi bir avantaj. Elbette bir “Otostopçunun Galaksinin Rehberi” (“The Hitchiker’s Guide to Galaxy”, 2005), “Galaksinin Koruyucuları” (“Guardians of the Galaxy”, 2014) tazeliğiyle ayrılmıyoruz salonda. Ama yeni sürümün tartışmasız en iyisiyle yüzleşince perde heyecanıyla keyif alıyoruz.
Sinemada ‘oyun’ kavramı üzerine inşa edilen çeşitli filmler var. Bunların en eskisi Elio Petri’nin “Onuncu Kurban”ı (“La Decima Vittima”, 1965) şüphesiz. Onun devamında olup bitenler, açılan yollar ayrı bir dosya konusu. Ama işin 80’lerde “TRON” (1982) ile yüklendiği boyut bambaşkaydı. Distopik bir bilimkurgunun içerisine sokulan oyun kavramanın yerini bu sayede ‘sanal/alternatif gerçeklik’ aldı. Onunla birlikte fazlaca film ürerken çoğunluğu akılda kalmadı.
‘Teknolojik gerilim’ ise 70’li 80’li yıllarda uygulandı (bkz. “Parallax Esrarı”, “Looker”). Ama bu melez türü internete transfer eden “İnternette Av” (“The Net”, 1995) ve “Kontrol Dışı” (“Antitrust”, 2001) gibi ‘siber gerilim’ alt türündeki fena olmayan örnekler de üretildi. Yeni milenyumda “Kod Adı Kılıçbalığı” (“Swordfish”, 2001) ve “Firewall” (2006) bu formülü ayaklara düşürürken, Michael Mann’in “Blackhat”i (2015) de çok bayat ve özensiz durdu. “Oyun” (“Nerve”, 2016) aslında meselenin bilgisayar ekranından, konsoldan koptuğu bir akıllı telefon düşüncesiyle hareket ediyor. Bu açıdan sinemanın Pokemon Go’su gibi.
Olduğu evrende gözünü açarken neon ışıklarının altındaki yapay gerçeklikle tatmin olan Vee ve Ian’ın dünyasına giriyoruz. Yarışmacılar, izleyiciler ve mahkumlar olarak üçe ayrılan interaktif bir aşamalar bütünü var. Bunların her birinde bir para ödülü ve geri sayım karşımıza çıkıyor. Şüphesiz bu aşamaları geçmek için, parlak renklerden oluşan bir palet, etkili filtreler, dinamik bir kurgu ve ekran bölme tekniğiyle akıllı telefonu kullanan bir düşünce yapısı devreye giriyor.
‘Augmented Reality’ oyunu olarak planlanmak Butler’ın “Oyuncu”su (“Gamer”, 2009) gibi bir tarafı eksik kalan işleri unutturuyor. Zira burada her şey gerçek ve atari oyunu estetiği dahiliği “Scott Pilgrim Dünyaya Karşı” (“Scott Pilgrim vs. the World”, 2010) kadar olmasa da geçilen aşamalarla ‘üst düzey bir dijital yapı’ inşa ediliyor. Görsel açıdan akıllı telefon estetiğiyle çekilmiş “Earth to Echo” (2014) ile akrabalık kuruluyor. Kariyerleri hiç iyi gitmeyen Joost-Schulman ikilisi, yepyeni bir teknik ekiple 2012 tarihli ‘genç yetişkin teknolojik gerilim’ romanı uyarlamasıyla aslında sınıf atlıyorlar.
Roberts-Franco ikilisinin uyumuyla capcanlı bir Y kuşağı temsili de sunuyorlar. Aslında oyunların sıfırdan başlaması da mantıklı bir raddede gerçekleşiyor. Sanki Scorsese’nin “Geç Saatler”i (“After Hours”, 1985) ile “TRON”u akıllı telefon kuşağı için canlandırmış özgün bir bakış açısı var. “Oyun”, son 20 yılın klişe tür örneklerine ‘genç yetişkin’ cevabı olarak beliriyor.
Distopyadan uzak durarak Pazar sabah kuşağı kitlesine hitap eden ailecek izlenecek ‘Açlık Oyunları’nı (‘The Hunger Games’) bir hamlede deviriyor. Renkliliğin sonucunu interaktif yapısıyla alıyor. Akıllı telefon kuşağı için oyun niyetine tüketilebilecek postmodern bir filme dönüşüyor.
Uruguaylı yönetmen Fede Alvarez, üç sene önce çektiği ‘Evil Dead’ yeniden çevrimiyle hit oldu. Oradaki ‘kan kullanımı’nı ‘taptaze’ hale getirme çabası, aslında en ucuz istismar filmi ile doygun renklere yüklenen olgun bir sinema anlayışının arasında paralellik kurmasını sağladı. Bolca kan döken korku yönetmenlerinin yanına, Eli Roth’un yamacına yerleşti. “Nefesini Tut” (“Don’t Breathe”, 2016) ile ilk orijinal proje denemesini Warner’ın altında yapıyor sinemacı…
Film, klasik bir ‘eve giren yabancı gerilimi’ örgüsü izliyor. Bunu yaparken ise “Korkunç Koleksiyoncu” (“The Collector”, 1968), “Blind Beast” (“Moju”, 1969), “Kanlı Tecavüz” (“The Last House of the Left”, 1972) gibi sinema tarihinde belirleyici olan yapıtlarla bağlantı kuruyor. Hiçbir şey olmayacakmış gibi başlayan sinema olgusu, sıradan bir grup gencin gizemli eve sızmasıyla devam ediyor.
Bu noktadan sonra da karşımıza ‘görme engelli yaşlı adam’ gibi bir motif çıkıyor. Evinin içinde rahat rahat oturan bu yaşlı tipleme, Stephen Lang’la gerçekçi duruyor. Bu arayış, böyle karakterlerle kalıcı olmaya çalışan korku-gerilim filmlerini akla getiriyor. “Wait Until Dark” (1967), “Hayaletler Mezarı” (“La Noche Del Terror Ciego”, 1972), “Korkunun İçinde” (“See No Evil”, 1971), “Julia’nın Gözleri” (“Les Ojos de Julia”, 2010) bir çırpıda düşünülen işler…
Açıkçası burada soygun için eve giren suçluların bodrum katına hapsedilme hadisesi var. Bu da fazlasıyla Japon Yeni Dalgası’nın aykırı yönetmeni Yasuzô Masumura’nın “Blind Beast”inde ‘rehin aldığı kadına fantezilerini uygulayan görme engelli erkek’ motifine götürüyor bizi. Ama William Wyler’ın “Korkunç Koleksiyoncu”sunu Eli Roth çekmiş izlenimi de verilmiyor değil. Açıkçası Alvarez, renk dokusuna çok çalışmış. O konudaki boyutluluk ve karşı çıkılamayacak imgeler, filmin albenisini arttırıyor. Tek plan çekilmiş ilk korku filmi “Sessiz Ev”in (“La Casa Muda”, 2010) görüntü yönetmeni katkı veriyor.
Hatta görme engelli adamın karargahı, sanat yönetimiyle ışıl ışıl parlıyor. Bu konuda fazlaca övgüyü hak ediyor film. Ama “Korkunç Koleksiyoncu”nun vukuatlarıyla bir soygun mizansenini birleşme kaygısına sahip gibi. Hatta “Blind Beast”in Michio’su ile “Korkunç Koleksiyoncu”nun Freddie’sinin karması bir huzursuzluk yükleniyor Lang’a. Ama Alvarez, ‘kaliteli ve enerjik bir istismar filmi’nden ötesine gidemezken yeni bir şey de yapmıyor. Aksine sığ bir formülü, ‘eve giren yabancı gerilimi’ni ‘korkutucu bir görme engelli adam’ ile sarıyor. “Otel” (“Hotel”, 2005) ile “Korkunç Koleksiyoncu”nun arasından yeni nesil “Blind Beast” çıkarma çabası ‘özgün’ bir sonuç vermiyor.
Bosna Savaşı’ndan uzaklaştıkça, ülkeye mensup yönetmenlerin yaratıcılık eşiği de azalıyor. Danis Tanovic, bu dönemin en başarılı işlerinden savaş filmi “Tarafsız Bölge”nin (“No Man’s Land”, 2001) ardından “Güzel bir Hayat Düşlerken”le (“Cirkus Columbia”, 2010) ile geçmişle hesaplaşmayı fena yapmamıştı. Ama arada başka dillerde filmler çekerek fark yaratmanın peşine düştü.
Özellikle Kieslowski’nin mirasına saygıda kusur etmeyen “Cehennem”deki (“L’Enfer”, 2005) renk kullanımı ve şiirsellik yönetmenin “Tarafsız Bölge”yle birlikte en iyi filmini getirdi. Berlin’den Gümüş Ayı zaferiyle dönen “Bir Hurdacının Hayatı” (“Epizoda u Zivotu Beraca Zeljeza”, 2013) ile ana dilinde çalışan rejisör, klasik ‘sosyal gerçekçi sinema’ metotlarından kopamıyordu. Burada ise alegorik bir suikast filmiyle tarih boyu yaşanan siyasi olaylarla hesaplaşmamızı sağlıyor.
Tavernier’nin “Ölümü Beklerken”i (“La Mort en Direct”, 1980) gibi başlayan, ama zamanla Emilio Estevez’in “Bobby”sine (2006), Oliver Stone’un “JFK”ine (1991) dönüşen bir şablon var. Bu bağlamda da aslında 1914’de yaşanan Franz Ferdinand suikastının 100. yıldönümünde başka olaylarla sarılıyoruz. Güncel Bosna’nın fotoğrafını çekerken aslında değişen bir şey olmadığına dikkat kesilmemizi sağlıyor “Saraybosna’da Ölüm”.
Yönetmen her filmde farklı bir anlatı metodu uyguluyor. Bunlar çok yeni olmasa da burada da Aida Begic’in görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Erol Zubzevic’in katkısıyla oteldeki kaydırmalı kamerayla alınmış uzun çekimler belirleyici oluyor. Olup biteni izlerken aslında yine bir şiddet olayına bu kez gerçek zamanlı yaklaşıyor. Görsel üslup Macar sinemasının damarını andırıyor.
Yani bir şekilde savaş başlatmasa da cinayetlerin, kıyımların devam ettiği bir Balkan coğrafyası var. Yönetmen de ‘otel’ tanımına Godard’ın dahiyane “Dedektif”i (“Détective”, 1985) kadar ‘devrimci’ yaklaşmasa da iş bitiriyor. Karakterlerin kullanımında, sinematografinin dile uyumunda sıkıntılar ya da uyumsuzluklar olsa da TV’de yayınlanan bölümlerden daha fazlasına kadar her şeyi fazlasıyla ‘geçerli’ duruyor.
Tutarlılık konusunda becerikli bir iş “Saraybosna”da Ölüm”. Hiçbir özelliği olmayan “Bir Hurdacının Hayatı” ve “Kaplanlar”ın (“Tigers”, 2014) üzerinde bir ‘suikast filmi’ denemesi. Elbette bir suikastın çevresinde dönüp huzursuz eden Costa-Gavras başyapıtı “Ölümsüz”ün (“Z”, 1969) kusursuzluğunu beklememek lazım. “Saraybosna’da Ölüm” başka şeyler peşinde. Bunları da belli oranda beceriyor. ‘Suikast filmi’ne yaklaşma şekliyle belki de “Ölümsüz”e Miklos Jancso şekli vermek için yola çıkıyor.
Michael Winner’ın 1972 tarihli “Mekanik”i (“The Mechanic”), Bronson’ın varlığıyla, ‘karizmatik tetikçi’ şablonuyla ve dingin rejisiyle dikkat çekmişti. 2011’de Simon West’in bir yeniden çevrimle ona ‘Jason Statham’lı bir alternatif’ arama arzusu pek tutmamıştı. Aradan beş sene geçmişken “Suikast” (“Mechanic: Ressurection”) o filmin devamı, yani seri üretimin seri üretimi olarak konumlanıyor.
İster istemez de ‘Taşıyıcı’ (‘The Transporter’) serisi kadar çekici bir damarı yok. Üstelik yönetmen Dennis Gansel, Almanya’da çıkış yapan yetenekli bir sinemacı. Ama burada attığı taş hiçbir şeye değmiyor. Klişe bir Jason Statham aksiyonu, TV eğlencesinden hallice bir seyir sürecine dönüşüyor. Onun karizmasına, ses tonuna, kıllarına bel bağlayan, Schwarzenegger misali hareketleri film bütününe fayda sağlamıyor. Aksine gülünç duruyor. Onu seven kült kitleyi hedefliyor.
Bunlarla yüzleşen Jessica Alba kendini kurtaramıyor. “Suikast”i izlerken yazlık olsun diye boş yere bir teknenin etrafına yerleştirilmiş senaryoyla ilgili birkaç kelam bile edemiyoruz. Aksine iç mekanda renkli güneş gözlükleriyle Tommy Lee Jones’un düştüğü acıklı duruma üzülüyoruz. 2010’dan bu yana yönetmenlerin kariyerini uçuruma sürükleyen Statham’in son kurbanı “Napola” (“Napola”, 2004), “Tehlikeli Oyun” (“Die Welle”, 2008), “Geceler Bizim” (“Wir Sind Die Nacht”, 2010) ile Alman sinemasının popüler kanadında kalitesini ispatlayan Dennis Gansel olmuş.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce