Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

19 TEMMUZ FİLMLERİ

1954’te çekilen “Godzilla” ile birlikte Japon stüdyolarında nükleer tehdit korkusunu ele almak için furyaya dönüşen ‘kaiju filmleri’ (kültürel canavar filmi), popüler kültüre de zamanla sızdı. Hatta bu filmin 1998’de bir Amerikan yeniden çevrimi üredi. “Pan’ın Labirenti” ve “Şeytan’ın Belkemiği” gibi başyapıtlarıyla bilinen Guillermo del Toro ise Hollywood’daki çizgi roman uyarlaması ağırlıklı kariyerinde “Pasifik Savaşı” ile riskli bir yola sapıyor. Milliyetçi Japon canavar filmlerine saygı duruşunda bulunurken 2000’lerde bu alt türde üretilen modern eserlerin tırnağı bile olamayacak bir yapıta imza atıyor. Bana kalırsa da 1974 tarihli Japon mamulü “Godzilla vs. Mechagodzilla”dan fazla farkı kalmayan seyir zevki, japon animesi ya da çizgi dizi deneyimini andırıp sadece düello sahnelerindeki ‘şaşaa’ ile akılda kalıyor. “Pasifik Savaşı”, perdede saf B sınıf eğlenceliği arayanları ya da ucuz zevkleri olanları tatmin edebilir.

Meksikalı Guillermo del Toro için auteur bir yönetmen demek mümkün. Bu konuda en ufak bir tereddüdümüz olması bile abes çıkar. Dünyasının özelliklerini sinema perdesine özenlice transfer eden, bunlardan da keyif aldığını farkındalık yaratan bir coşkuyla belli eden bir isim kendisi.

Auteur kimliği Hollywood döneminde değişkenlik gösterdi

Özellikle yaratık veya canavar efektleriyle uğraşırken yaptıklarıyla öne çıkması bir yana fantastik ile korkuyu bir araya getirmeyi de sever. İşin içine mitolojik göndermeler ve çizgi romansı bir üslup eklerken, otoriter rejimleri de iğnelemeyi hedefler. Hollywood’da ise bu kuralların sadece bir kısmı geçerli olabiliyor. “Cronos” (1993), “Şeytan’ın Belkemiği” (“El Espinazo Del Diablo”, 2001), “Pan’ın Labirenti” (“El Laberinto del Fauno”, 2006) gibi ‘içindeki canavarı açığa çıkarma’ hikayelerinin özgün ve çarpıcı kaderlerle doldurulması ise önemlidir. Bunlardan son ikisi büyük oranda başyapıttır.

Yönetmenin kariyerinde de esasen bu gibi Meksika veya İspanya yapımı eserler dramatik taraflarıyla dikkat çekmiştir. Hedef bir Hollywood blockbuster’ı olunca işin içine anında aksiyonun enjekte edilmesi ise tesadüf değil. Del Toro, “Blade II”de (2002) bana kalırsa estetik açıdan doyurucu bir çizgi roman uyarlamasına imza attıktan sonra ikinci ‘Hellboy’ filminde Hades’in yamacındaki canavarlar arasında geçen serbest bir koşuşturmacayı üzerine kafa patlatarak tasarlamıştı. Plastik dünyasını anlamlı kılmış, bütçeyle bütünlemişti.

Metin sıkıntısı siyasi kucak açmaya fayda sağlamış

“Pasifik Savaşı” (“Pacific Rim”, 2013) da aynı serbestliği barındırıyor. Ama sanki filmin özündeki metin açısından bir ‘boşluk’ var gibi. Öte yandan ideolojik açıdan Amerikan stüdyo sisteminin içinde eski düşmanla birlik olup yeni düşmanı alt etme furyasının burada da canlanmasına tanıklık ediyoruz. El ele tutuşulan millet ise önceki örneklerde olduğu gibi Rusya değil. Aksine Japonya… Obama başkanlığındaki ABD’yi temsil eden Afro-Amerikalı bir askerin, Japon bir kızla birlik olup kıyamet tehdidine karşı çıkması, uzaylıların ya da petrol ile yakan ‘devasa kötüler’in üzerine gitmesi ise esas çatıyı oluşturuyor.

Lafın özü her büyük bütçeli tanımda olduğu gibi canavar özellikle savaşın düşman tarafının uygulamalarıyla canlanıyor. Burada sürekli fiziksel yapısını değiştirmesiyle de sanki Ortadoğu’nun tamamı anlamına geliyor. Del Toro, fantastik kavramından uzaklaşıp bilimkurgu-korkuya kaymakla belki de kariyerinin en yanlış tercihini yapmış. Ressam niyetine her kareyi ince ince boyayan görüntü yönetmeni Guillermo Navarro’yu da bu kısıtlayıcı durum köşeye sıkıştırmış.

Japon kaiju filmlerine saygı duruşu

Büyük oranda Ishirô Honda’nın Japon stüdyoları için, nükleer savaşın metaforu ya da ‘büyük güç ABD’nin devasa cüreti’ olarak şekillendirdiği “Godzilla” (“Gojira”, 1954) ile furyaya dönüşen ‘dev canavar filmi’ şablonunu kullanıyor. Bir parantez içinde belirtmek gerekirse o zamanlar, ‘kaiju filmleri’ çok meşhur bir kültürel tabandı. Rodan, Gamera ve Mothra gibi canavarların öne çıktığı bu alana mensup eserlerin üretilmesi de ayrı bir meseleydi. Canavar tanımı sürekli değişkenlik göstererek kendine farklı bedenler bulmuştu.

Tabiri caizse seri üretimin seri üretimi denebilecek bir süreç başlamıştı. ‘İki canavarın karşılaşması’na uzanan –ki bunlar King Kong’u da kapsamıştı- ‘toplu tüketim’ mekanizmaları devreye girmişti. Nasıl Hollywood’da kurt adamların vampirlerle veya Freddy’nin Jason’la bir husumeti varsa bu kol da o mantıkla açılmıştı. Kaiju filmlerinin kültürel açıdan Japon insanını tatmin edip para kazandırması ise her zaman keyifli bir çekişmeyi beraberinde getirmişti. Bu filmlerin büyük bir kısmı şu an çöp veya B filmi olarak anılmakta.

“Godzilla vs. Mechagodzilla”yı andıran bir B sınıf eğlenceliği

Del Toro da “Godzilla vs. Mechagodzilla”nın (“Gojira Tai Mekagojir” 1974) karşılığına denk gelen yüksek bütçeli bir B sınıf eğlenceliği kurguluyor. Jun Fukuda’nın filminin savunma silahı olarak kullanılan Godzilla’yı uzaylıların ürettiği daha güçlü Mechagodzilla ile karşılaştırdığı şablonunu transfer ediyor.

Yönetmen Honda’ya saygı duyarken Ray Harryhausen’in de 1980 öncesinin teknolojisiyle iz bırakmış efekt odaklı mucizevi kimliğine hayran. Bu sebeple de ‘Pasifik’ gibi Pearl Harbor saldırısını da kapsayan bir isim seçilmesi normal. Bu sayede yardım eli uzattığı Japonlar’ı kurtarmayı hedefliyor. Ancak filmin temeline baktığımızda ortaya çıkan ‘hacker’ karakterin bayağılığından itibaren oyuncuların çok Z sınıf bir hali var. Böylece Del Toro’nun plastikliği yanlış değerlendirilince “Son Hava Bükücü” (“The Last Airbender”, 2010) ve “Ben Dört Numara” (“I Am Number Four”, 2011) gibi çöp üretimine kayan eserleri andırır bir ucuzluk kaçınılmaz hale geliyor.

“Transformers”ın izinde bir tekno-çöplüğe doğru mu ilerliyoruz?

Yönetmen de aslında ne stüdyolar için ne de bağımsız olarak çektiği eserlerin seviyesini tutturabiliyor. Sanki ‘Hellboy’un sağladığı özgüvenle 190 milyon dolarlık bütçeye uzanıp bunun keyfini sürmek istiyor. ‘Kaiju’ olarak adlandırılan canavarlar, aslında Jaeger adlı devasa robotlarla karşılaştırılıyor. Onların içine girip kontrolünü devralanlar ise büyük oranda dünya-uzaylı ya da insan-yaratık savaşını başlatıyor. Ama filmin “Yaratık” (“Gwoemul”, 2006), “Canavar” (“Cloverfield”, 2008) gibi çığır açacak, “İstila” (“Monsters”, 2010) gibi yenilikçi canavar filmlerinin ürediği bir dönemde tekrardan “Jurassic Park”ın (1994) ‘alt türdeki her şeyi A sınıfta canlandırma’ atılımını yapma şansı yok. Zaten bunu da denemiyor.

Sadece tek bir açıdan saygı duyulabilir veya en azından yedeklere alınabilir “Pasifik Savaşı”. O da “Westworld” (1973) ile başlayan android, “Terminator” (“The Terminator”, 1984) ile başlayan cyborg üretiminin “Transformers” (2007) sonrası ‘dev robot’ üretimine kayacağını düşünerek... Yani robot teknolojisindeki gelişmeler konusunda denemeler yapmasıyla. Ancak bu durumun da Disney’in abartılı çocuksuluğuna takılan “Çelik Yumruklar” (“Real Steel”, 2011) ile mekanik bir kuru gürültüye dönüşen “Battleship”e (2012) yol açması üzücü. Belki de bu gidişatı bir tekno-çöplük olarak adlandırmak mümkün. En azından detaylandırılmış devasa robotlar üretmeye çalışırken görsel efektlerin sınırlarını zorlayıp ucuzunu, pespayesini gördüğümüz şeyleri perdede canlandırmak böyle bir risk getiriyor. Özellikle de ortada doyurucu bir hikaye veya dramatik yapı yoksa…

İlerleyen dönemde geriye bakıp haşmetli düello sahnelerini hatırlamak isteyebiliriz

Tüm bunların üzerine Ron Perlman dahil olmak üzere bütün oyuncuların Japon canavar filmlerinin karakterleri gibi konuşup yürümeleri de ekleniyor elbette. Ancak del Toro belli ki Jaeger ile canavarlar arasındaki düelloların görkemi için bu filmi çekmiş.

Yakın planları ve aksiyonu abartan bu sahneler ise ne kadar hatırlanır emin değilim. Ama sinema tarihinin en iyi düello sahnelerini seçme sırası geldiğinde elbet herkes geriye dönüp bu ‘haşmet’ yüklü anları deneyimlemek isteyecektir. Kasvetli ve yönetmenin üzerine uğraştığı dünya o açıdan mekanik çoksesliliği bertaraf edebilir. Ama film, dramatik yapısına bakınca bir Japon animesi (ki öyküsünde böylesi etkiler bulmak mümkün), çocuk kitleye uygun bir çizgi dizi ya da kırılgan bir pembe diziye benzeyebiliyor. Nihayetinde kaiju filmlerine saygı duruşu filmi olarak sinema tarihindeki yerini seçiyor. Böylece Tarantino’nun son 10 senedeki ideolojisine benzer bir şekilde B filmi-çöp şablonlarını ya da unutulan kültürel türleri yenileme arzusu yineleniyor.

FİLMİN NOTU: 4

Künye:

Pasifik Savaşı (Pacific Rim)

Yönetmen: Guillermo del Toro

Oyuncular: Charlie Hunnam, Rinko Kikuchi, Idris Elba, Charlie Day

Süre: 132 dk.

Yapım yılı: 2013

Genelde elimize ses kayıt cihazı alıp entelektüel cümleleri kaydetmemizi salık veren Richard Linklater, kültleşen “Gün Doğmadan”ın üçüncü halkasıyla karşımızda bu sefer. “Geceyarısından Önce”, evlenen Celine ile Jesse’nin ilişkisini Yunan adasından dört sekans ve bolca kafa şişiren diyalogla ‘radyo tiyatrosu’ niyetine servis ediyor. Devamlılık hataları, sinemasal tutarsızlıklar, üslup sorunları derken kulağınızda sadece karakterlerin sesleri çınlıyor. Linklater’dan diyalogları isteyip filmden uzaklaşmak istiyorsunuz.

Celine ve Jesse, buluşmalarının üzerinden 18 sene geçmişken üçüncü maceralarında yeniden bir araya getiriyorlar. Bu durum karşısında sevinç çığlıkları atmamız beklenebilir. Ama doğrusunu söylemek gerekirse ‘gevezelik’ devam ediyor diyebiliriz. Woody Allen’ın diyalog odaklı evlilik, ilişkiler ve orta sınıf şehir hayatını mercek altına alan geleneğinden beslenen Richard Linklater, seride bu durumu ‘kült’ bir yaklaşımla taçlandırmıştır. “Gün Doğmadan” (“Before Sunrise”, 1995) ve “Gün Batmadan”ın (“Before Sunset”, 2004) ardından bu sefer gözümüzü ‘gece yarısı’nın öncesine dikiyoruz.

Bu kez hedef Yunan adası egzotizmi

Yönetmenin Viyana treni ve Paris’ten sonra üçüncü seçeneği bir Yunan adası olmuş. Doğal güzelliklerinden ziyade Celine-Jesse ikilisinin bakış açısına odaklandığımız eser büyük oranda indie ruhunu kabul ettiriyor. Egzotik görüntülerden ziyade dört sekansta konuşmalarla bir Eric Rohmer izlenimi bırakıyor. Felsefeden politikaya sinemadan ilişkilere uzanan diyaloglar ise natüralist bir bakışla kavranıyor.

Steadicam kaydırmasıyla alınmış uzun planların alakasız açı-karşı açı kesmeleriyle bütünlenmesi ise bu 1.85:1 filme sözde destek veriyor. “Geceyarısından Önce” (“Before Midnight”, 2013) çocukların da olduğu ve görünürde bir ‘yasak ilişki’nin canlandığı sürecin kapısını aralıyor. İkilinin etkileşiminin Yunanistan kaçamağından gerçek tutkuya dönüşümünü, ‘ses kayıt cihazı’ ile kaydetmemizi arzuluyor.

Linklater’ın evlilik karşıtı tavrı Rohmer ve Bergman’ı akla getirirken Amerikan sinemasında “İki Sevgili” (“John & Mary”, 1969) ve “İlk Defa” (“Carnal Knowledge”, 1971) gibi eserlerle cinsel özgürlüğe 60’ların sonu ila 70’lerde odaklanıldığından ‘önem’ arz etmeyen seri bu duruşunu koruyor. Büyük oranda da karşımıza çıkan yine gevezelikler, üç günde halledilmiş mizansenler, tek çekim üşengeçliğini taşıyan planlar ve birbirini eğitmeye çalışan didaktik işlevli karakterler bütünü oluyor.

İzlerken gözünüzü kapatınca anlamı değişmeyen bir şeye sinema filmi diyebilir miyiz?

Yönetmenin konuşmalardan kendini alamayıp ‘önemsiz’ kıldığı kariyeri böylece tipik şubelerinden biriyle daha şaşırtmıyor. “Kaset”in (“Tape”, 2001) en azından tutarlı duygusu aranır hale geliyor. Linklater kitlesi olan bir yönetmen belki. Ama burada gözünüzü kapayarak izleseniz anlamında değişme olmayacak bir perde ürünü var. En iyi ihtimalle de paslanmış bir tiyatro eseri, bir radyo tiyatrosu ya da bir edebi metin olarak anılabilir. Linklater nazarında bu özelliklerde bir törpülenmeye gidilmemesi ise üzücü…

Öte yandan “Geceyarısından Önce”, devamlılık hatalarıyla da sarılı kurgusu için de ‘kareleri bağlama’ sınavından iyi geçemiyor. “Gün Doğmadan”ın iz bırakması ya da abartılmasıyla etrafımızda sıkça gördüğümüz ‘tek günde geçen diyaloglu ilişki filmi’ şablonu, entelektüel olmasına karşın kalıcı, merak uyandırıcı veya tutarlı değil maalesef. Şüphesiz filmin sinemanın görsel bir sanat olduğu konusunda da yoğun kuşkuları var.

FİLMİN NOTU: 3.5

Künye:

Geceyarısından Önce (Before Midnight)

Yönetmen: Richard Linklater

Oyuncular: Julie Delpy, Ethan Hawke, Seamus Davey-Fitzpatrick, Athina Rachel Tsangari

Süre: 109 dk.

Yapım yılı: 2013

Sinematografisi ve başrol oyuncusu ile çekici durmaya çalışan bir psikolojik-gerilim denebilir. “Ceset”, ‘İspanyol’ ibaresinin içini doldurmadan servis edince korkutma ve şüphe yaratma adına yetkin durmayı beceremiyor. En iyi ihtimalle “Julia’nın Gözleri”ni yeniden izleme arzusu yaratıyor.

Giallo’yla akrabalık kuran İtalyan polisiyeleri (piloziotteschi) ile Hitchcockyen gerilimler arasında gidip gelen bir tür örneği denebilir. Orio Paulo’nun “Ceset”i (“El Cuerpo”, 2012) klişelerle yoğrulmuş bir sinemaskop yolculuğu sunuyor. Bu noktadaki tanımlarını ise çok çekici, büyük sözler söyleyen veya iddialı şekilde koymuyor. Aksine ‘eldekiyle yetinme’yi anlamlı kılan bir işe soyunuyor.

Yönetmenlik koltuğundaki başıboşluk hissediliyor

“Julia’nın Gözleri”nin (“Los Ojos de Julia”, 2010) ortak senaristi “Ecos”un (2006) yönetmeni Paulo, büyük oranda atmosferin üzerine giderken renk filtrelerini kullanan bir tanımı takip ediyor. Argento’nun geleneği ile Hitchcock’un şüphe duygusunu iç içe geçiriyor. Bunun sonucunda ise sürprizleri kovalamayı hedefleyen bir artistik yaklaşımla tanımlanıyor. Filmin özellikle son bölümündeki ‘dın dın dın dın’, ‘dın dın dın dın’, ‘dın dın dın dın’ halleri hiç de kabul edilir gibi değil aslında.

Bu da ‘ceset’ arayışının gotik korku filmi, hayalet filmi, seri katil filmi gibi alt türler arasındaki yolculuğunu anlamlandıramıyor. Aksine “Diğerleri”ne (“The Others”, 2001) benzeyen bir yaklaşım arkadan bıçaklayanını arayan bir sonuca doğru ilerliyor. Paulo’nun “Julia’nın Gözleri”ndeki Morales örneği gibi hikayeye hakim durma veya özgün bir üslup geliştirme gibi bir derdi yok. Aksine her şeyi olması gerektiği gibi çeken özensiz bir anlayışa sahip.

Rueda ve Faura’nın filmi

Bélen Rueda’nın tüm tedirgin ediciliği ve Óscar Faura’nın ustalıklı sinematografisine karşın da aslında hedefler yerine getirilemiyor. 90 dakikayı geçen süre, zamanla birbirini izleyen montaj sekansların ‘göstermelik tempo’suyla vites değiştirmeye çabalıyor. Bunu beceremeyince ise zihnimizi ‘sorgu sual’ adına hareketlendiremeyecek bir noktaya ulaşıyor. Klişe dedektif karakterinin halleri, perili ev motifinin sıradanlığı ve hikaye akışının albenisizliği de bunlara destek oluyor.

Nihayetinde son 20 senede ustalaşan görüntü yönetmeni Xavi Giménez’in tahtına aday olan Faura’nın “Yetimhane” (“El Orfanato”, 2007), “Kıyamet Günü” (“The Impossible”, 2011) gibi filmlerden bildiğimiz sinematografisinden bir tutam da burada izliyoruz. Görsel yapı Aménabar kadar yetkin olmaktan ziyade Akdeniz kültürüyle yoğrulan renk dokusuna bel bağlıyor. Ancak bunun altını kazıyınca çıkan hazine adedi sürekli azaldığından herhangi bir keşiften söz edemiyoruz. Her şeye rağmen önceki ‘duymama’ üzerine giden korkusundaki benzer özellikleri ‘TV filmi’ne çeviren Paulo adına burada bir gelişme olduğunu söyleyebiliriz. Ama Antonio Hernández ve Guillem Morales gibi, sömürüye açık meseleleri gerilimle harmanlama becerisindeki yönetmenler mumla aranıyor sonuçta.

FİLMİN NOTU: 3

Künye:

Ceset (El Cuerpo / The Body)

Yönetmen: Oriol Paulo

Oyuncular: Belén Rueda, Hugo Silva, José Coronado, Aura Garrido

Süre: 108 dk.

Yapım yılı: 2012

Müzik ve sinema göndermeleriyle 60’ların özgürlükçü ruhunu tattıran kurmaca bir müzik grubu yükselişi hikayesi… “Sen Gitmeden Önce”, ‘Sopranos’ ile tanınan David Chase’in ilk uzun metrajlı sinema eserinde 112 dakikayı kaldıramamasından çekiyor. Ama samimi bir karakter öyküsünü, başarısızlıkla ve müzik ile sinemayı birleştiren zeki numaralarla sarmayı da biliyor. Özellikle de filmin açılış ve kapanış sekansına bakınca ‘bir yönetmen zihni’ görmek gayet mümkün.

Moody Blues’tan Rolling Stones’a uzanan bir şarkı seçkisiyle, daha soundtrack aşamasında kimilerini etkisi altına alabilecek bir eser “Sen Gitmeden Önce” (“Not Fade Away”, 2012). Bunun üzerine ise olası bir müzik grubu kurma hikayesini ekliyor. Samimiyet, duygusallık, aile yapısı ve daha fazlasını monte ediyor.

Rock’ın altın çağında geçen bir başarısızlık öyküsü

Böylece karşımıza 60’larda ‘rock’ın altın çağı’nda geçen bir karakter draması çıkıyor. Elbette David Chase’in açılış ve kapanış sekansının üzerine ince ince düşünmüş olması önemli. Zira bu sayede büyük bir heyecanla dolup filmin duygusunu teneffüs etmemiz sağlanıyor. New York’un taşrası New Jersey’de yaşayan, işçi sınıfına mensup ana karakter Douglas, ‘başarısızlık öyküsü’nü dolduruyor.

Bunu yaparken ise baba-oğul ilişkisi, özgür aşk, müzik tutkusu ve sinemanın hayatlardaki rolünü önümüze atıyor. “Sen Gitmeden Önce” bu katmandan net bir yaklaşım belirliyor. Doğal renklerden ayrılmadan, hikaye anlatmaktan vazgeçmeden, tempoyu gerekli bir düzene sokarak hareket ediyor. Cameron Crowe’a yakın bir estetik belirliyor.

Somut sinema göndermeleri müzik paletini doyuruyor

“Bitmeyen Balayı” (“Touch of Evil”, 1958), South Pacific” (1958), “Dehşet Saati” (“The Pit and the Pendulum”, 1961) ve “Cinayeti Gördüm” (“Blowup”, 1966) gibi sinemasal, ‘Alacakaranlık Kuşağı’ (‘The Twilight Zone’) gibi kültürel göndermeler ise Beatles’dan Rolling Stones’a uzanan müzik paletini görsel açıdan da doyuruyor. Chase sanki 60’lardan ‘yeme de yanında yat’ görüntüler tasarlamış. Bunları da zeki kalıplarla şekillendirmiş.

Böylece doğru hikaye biraz “Şöhrete Bir Adım” (“Almost Famous”, 2000) izleme arzusu yaratıyor. Hatta 112 dakikaya uzanan süreyi ‘niye 80 dakikaya indirilmedi?’ diye sorgulamamıza yol açıyor. Ancak nihayetinde “Sen Gitmeden Önce”, 60’ların özgür ruhu üzerine, sınıfsal olarak alt kategoriden bir birey mücadelesine odaklanıyor. Bunu da blues, R & B, rock gibi müzik türleriyle harmanlıyor. Müziği sinemanın önüne koymaktan ziyade sinemasal hale getirmeyi beceriyor. Münferit siyah-beyaz kareleriyle de anlam yüklenmekte sıkıntı yaşamıyor.

FİLMİN NOTU: 5.2

Künye:

Sen Gitmeden Önce (Not Fade Away)

Yönetmen: David Chase

Oyuncular: John Magaro, Jack Huston, Will Brill, Dominic McElligott, James Gandolfini

Süre: 112 dk.

Yapım yılı: 2012

ESKİ KÖYE YENİ ADET BÖYLE GETİRİLİR

2000’lerin en iyi korku filmleri arasında anılabilecek “Yüksek Tansiyon”un yaratıcısı Alexandre Aja, Hollywood’da adını daha ziyade ‘yeniden çevrim yorumcusu’ olarak kabul ettirdi. “Tepenin Gözleri” ve “Pirana”dan sonra 2012 tarihli “Manyak” da bu konuda bir ideoloji ortaya koyuyor. Ancak Aja’nın yapımcı-senarist koltuğuna oturmasına karşın Khalfoun’un rejisine de etki etmesi, burada ‘öznel kamera hakimiyeti’ ve ‘dinamik müzik kullanımı’ ile 70’lerin İtalyan korku sinemasını akla getiren bir üslubu devreye sokuyor. Böylece 1980 tarihli grenli, nostaljik ve kan oranı yüksek splatter (istismar) filmi klasiği “Maniac” doğru bir ambalaj giyip bambaşka bir boyuta transfer oluyor.

FİLMİN NOTU: 6

Künye:

Manyak (Maniac)

Yönetmen: Franck Khalfoun

Oyuncular: Elijah Wood, Nora Arnezeder, Aaron Colom, Genevieve Alexandra

Süre: 89 dk.

Yapım yılı: 2012

KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

38 Şahit (38 Témoins): 3

Acil Arama (The Call): 6

Aşk Taktikleri (La Stratégie de la Poussette): 2

Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines): 7.8

Bahar Tatili (Spring Breakers): 7.4

Baldan Acı (More Than Honey): 4.7

Barfi: Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur (Barfi!): 5.9

Başvuru: Kabul (Admission): 2.7

Ben ve Sen (Me and You): 5.5

Benim Çocuğum: 3.8

Beyaz Saray Düştü (White House Down): 5.3

Bir Gevrek, Bir Boyoz, İki de Kumru: 1.3

Bir Hikayem Var: 3.5

Bir Kadının Gözyaşı (Thérèse Desqueyroux): 3

Büyük Umutlar (Great Expectations): 4.1

Cinnet (Modus Anomali): 5

Çılgın Doğumgünüm (21 & Over): 2.8

Dehşet Kaseti (V/H/S/2): 3.5

Devir: 4.9

Doğal Kahramanlar (Epic): 5.8

Dörtlü (Quartet): 3

Dünya Savaşı Z (World War Z): 3.2

Dünya – Yeni Bir Başlangıç (After Earth): 5.5

Eksk Syflr: 4.4

Erkek Aklı (A Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III): 3.5

Eski Dostlar (Stand Up Guys): 1.9

Evde (Dans La Maison): 6.5

Felekten Bir Gece III (The Hangover Part III): 2.9

Genç Çıraklar (The Intership): 3.9

Günlerin Köpüğü (L’écume des Jours / Mood Indigo): 7.5

Güzelliğin On Par’ Etmez...: 2.4

Havada Aşk Var (Amour & Turbulences / Love is in the Air): 5.4

Hayalet Öğrenciler (Promocion Fantasma / Ghost Graduation): 6.3

Herkes Ölecek (No One Lives): 1.2

Hızlı ve Öfkeli 6 (Furious 6): 3.8

Hipnozcu (Hypnotisören / The Hypnotist):4.5

Iron Man 3: 5.2

İnşallah (Inch’Allah): 3

İntikam Kurşunu (Bullet to the Head): 1.3

Kahraman Uzaylılar (Escape from Planet Earth): 5

Karanlıktan Gelen (Dark Skies): 3.8

Kayıp Umutlar (Promised Land): 3.5

Kimlik Hırsızı (Identity Thief): 3

Kod Adı: Olympus (Olympus Has Fallen): 3.5

Koğuş Akademisi: 2.9

Kollarımda Kal (À coeur ouvert / An Open Heart): 4.5

Man of Steel: 6.8

Maskeli Süvari (The Lone Ranger): 3.9

Muhalif Başkan: 1.8

Muhbir (Snitch): 5.5

Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby): 7

Neredesin Supermen? (Bekas): 3.5

Ölüm Kapanı (Mi-hwak-in-dong-yeong-sang / Don’t Click): 4

Pas ve Kemik (De Rouille et D’Os): 6.2

Rüzgarlar: 5.3

Sadece Aşk (Den Skaldede Frisør / Love is All You Need): 4.8

Sadece Tanrı Affeder (Only God Forgives): 6.3

Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being a Wallflower): 6.7

Sessiz Ev (Silent House): 5.4

Sevimli Canavarlar Üniversitesi (Monsters University): 6.5

Sihirbazlar Çetesi (Now You See Me): 6.5

Son Ayin: Bölüm II (The Last Exorcism Part II): 3

Süperstar (Superstar): 4.5

Star Trek: Bilinmeze Doğru (Star Trek: Into Darkness): 4.9

Trans (Trance): 6.5

Vazgeçmem Senden (Celeste & Jesse Forever): 5.4

Zor Kazanç (Pain & Gain): 6.2

Zoraki İkili (De l'autre côté du Périph / On the Other Side of the Tracks): 2.8

Zoraki Radikal (The Reluctant Fundamentalist): 6.1

Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar