Altın Portakal'dan iki olmamış film
10-18 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışmasında dün görücüye çıkan iki filmi değerlendirdim. “Kuzu” ve “Çekmeköy Underground”, yaşattıkları deneyimle ‘saygı duyulası’, ama hedeflerine ulaşamayan filmlerdi.
Festivalin dün görücüye çıkan iki filmi açıkçası tatmin edemedi. 90’larda çıkışa geçen Yönetmenler Kuşağı’nın uçarı ve beklenen sıklıkta film üretmeyen temsilcisi Kutluğ Ataman, “Kuzu” ile hayal kırıklığı yarattı. Medea mitinden ve Hz. İbrahim-Hz. İsmail öyküsünden net etkilerle şekillenen eser, meşhur ‘altın post’un yerine kesilmek üzere olan ‘kuzu’yu yerleştirmekle kalmıyor, zaman-mekan ilişkisi adına postmodern bir yaklaşımı da tercih ediyor.
‘KARANLIK SULAR’A KARDEŞ GELDİ
“Kuzu”, aslında Erzincan’ın ücra köşesinde bir köyde, fakir bir ailedeki ataerkilden anaerkile geçişi biraz kolaycı bir dille anlatıyor. Açıkçası Kutluğ Ataman’ı bugüne kadar enstalasyon çalışmaları ve ‘öteki kimliği’ni öne çıkaran kurmaca filmlerle biliyoruz. Bu filmin yönetmenin halen tadı damağımızda kalan, ayrıksı ilk eseri “Karanlık Sular”ın (1995) Doğu’dan gelen kardeşi olduğunu da iddia edenler çıkacaktır. Açıkçası burada onun gibi kaotik, rahatsız edici, evrensel ve özgün bir masaldan söz edemiyoruz... Her şeye rağmen entelektüel bilinçle deneme arzusundan beslenen masalsı köy filmi bizi içine alıyor.
Sünnet düğünü için verilmek istenen ziyafet, tam Türk işi şekilleniyor. Nesrin Cavadzade’nin ismi ‘Medine’ konularak, Medea yerelleştiriliyor. Cahit Gök’ün adının İsmail olması ise manidar. Vicdan, Şefkat gibi sembolik isimler hiç katmanlı durmazken, mitik yaklaşım kontrolü ele geçirmiyor. Aksine ruhani bir peygamber hikayesi, karton öğelerle yıkılmaya açık natüralist bir köy filmi ya da basitlikten eğlence çıkaran duygusal bir çocuk yolculuğu izliyoruz. Ama küçük oyuncular Mert Taştan ve Sira Lara Cantürk tiplemelerine uyum sağlayamıyor.
“Kuzu”nun genel anlamda karakter geliştirmede sıkıntıları var. Elbette önceki yüzyıllarda yaşayan karakterleri bu yüzyıla taşımak gibi postmodern hamleler yapabilirsiniz. Ancak burada Ataman, İstanbul’da ikamet eden tipleri hiç dokunmadan Erzincan’ın karlı coğrafyasına atıp kaçıyor. Onları toparlamak kolay olmazken, pos bıyıklı koca tiplemesinin inatla imajını kaybetmemesi, küçük oğlanın ve kızın TV dizilerini akla getiren tavırları, Nursel Köse’nin karton hayat kadını prototipi derken aslında her şey bir Yeşilçam kolaycılığına düşüyor.
Nesrin Cavadzade, hiç kirlenmemiş, belki egzotik kıyafetlerle işini yapıyor. Ama film, Pasolini’nin “Medea” (1969), “Kral Oidipus” (“Edipo Re”, 1967) gibi buna benzer numaralar çeken mit uyarlamaları gibi tutarlı, becerikli veya kıvrak olamıyor. Onları “Kızılırmak Karakoyun” (1967) gibi Anadolu doğasından ‘efsane’ çıkaran filmlerin yaklaşımıyla harmanlama hamlesinde ortaya çıkan ‘kuzulaşma süreci’ pek tutmuyor. Cemal Şan’ın eserlerini akla getiren bir yapı beliriyor.
Çocuklar arasındaki mizahı kabak gibi yüzümüze vuran mutlu etme arzusundaki tiplemeler eğreti dururken, taşra tanımı 60’lara kadar götürülüyor. Açıkçası “Kadın Hamlet”te (1977) Metin Erksan’ın yaşadığı benzer ‘olmamışlık’ hissiyatı gözümüze çarpıyor. Kariyeri boyunca farklı referanslarla (Wojciech Has’tan Rainer Werner Fassbinder’e kadar) film çeken bir sinemacı, ilk kez tökezliyor. Almodovar’ın Sibirya’da bir Rus ailesinin arasına sızmasıyla oluşabilecek tuhaf duruma, gramer sorunlarına benzer bir tablo canlanıyor.
“Selahattin’in İstanbul’u” (2010) gibi başarılı ve yaratıcı belgesellerle bildiğimiz Ayşim Türkmen, daha ziyade İstanbul’daki kentsel dönüşümün getirdiklerine bakmıştır. İlk kurmaca işinde sanki kariyerindeki izlerin, alışkanlıkların etkisinde kalıyor. “Çekmeköy Underground”, kenar mahallelerden çıkan bir arabesk rap başarı hikayesini, klip çekmeye uzanan mücadeleyi samimi oyunculuklarla yoğuruyor, iki-üç iyi çekilmiş sahne ile akılda kalıyor.
Özellikle dikiz aynasından çekilen plan sekans ile diskoda snorricam de kullanılan dinamik sekans dikkat çekici. Ağabeylerinin hapisten çıkmasını bekleyen bir müzisyen grubunun öyküsü, müthiş bir ekip ruhuna sahip. Ancak onların arasına giren “Zenne”yle (2012) bildiğimiz Kerem Can her şeyi bozmuş. Donuk yüz ifadeyle bu karakteri üzerine geçirememesi derken, aslında genel anlamda bir sahicilik sorunu var.
“Çekmeköy Underground”, gerçekçilikten beslenen sekansları belgesele kaydırsa daha net sonuç alabilirmiş. Bu zafiyet sebebiyle sabit açıların hakimiyetinde, gereğinden fazla gren kullanımına alan açan ve inatla geleneksel dramatik yapıya kaykılan bir ilk film acemiliği sunuyor. Kulağımızın pasını silen hip-hop, rap şarkıları, yer yer yükselen enerji katkısı derken, natüralizmin ve belgesel parçalarının mağduru olan yapıt, kendi kendini baltalıyor. Tutulan kurgucuyu da düşününce, video klip estetiğini öcü olarak görüp asla tercih etmiyor.
Kurmaca senaryosuyla çekilmemiş belgesel bölümleriyle ilerlerken, dramatik dönüş ve karakter konusunda sıkıntılar çekiyor ve tekliyor. Doğaçlamaya fazlaca bel bağlamış gibi duruyor. İlk film olarak ‘tamam’ ama belgeselde başarılı isimlerin o alana kanalize olması şart (bkz. Pelin Esmer). Kenar mahallelerde cevher bulmak ‘daha fazla para getiren kurmacaya kaymalıyım!’ önsezisini sonuca ulaştırmıyor.
Kerem Akça’nın ulusal yarışma filmleri için yıldız tablosu:
ÇEKMEKÖY UNDERGROUND: 3.8
İTİRAZIM VAR: 6.3
KUMUN TADI: 5.4
KUZU: 4.3
NEDEN TARKOVSKİ OLAMIYORUM…: 4
OFLU HOCA’YI ARAMAK: 5.5
SİVAS: 6.5
Not: Yıldız tablosu, festival boyunca güncellenecektir.
- New York Film Festivali izlenimleri9 yıl önce
- Antalya'da ödülü 'Albüm' ve 'Tereddüt' hak ediyor9 yıl önce
- Antalya'nın ana yarışmasında 'Yeni Türkiye' sesleri9 yıl önce
- New York ve Toronto'dan Oscar'a bakış9 yıl önce
- Altın Portakal yeniliklerle başlıyor9 yıl önce
- NYFF'den '13th' ve 'The Rehearsal'9 yıl önce
- Filmekimi'nden üç film9 yıl önce
- 'Bugün olsa yine yaparım'9 yıl önce
- James Cagney müzikali parçalı bulutlu9 yıl önce
- NYFF'den ayrıksı ve deneyci filmler9 yıl önce