Yönetmen Kırmızıgül'ün dikeni, senarist Kırmızıgül
Mahsun Kırmızıgül’ün yeni filmi “Mucize” de vizyona girer girmez büyük bir kitle tarafından izlendi. Filmleri beyaz Türkler tarafından bile ilgiyle takip edilen Kırmızıgül’ün sırrı nedir? Peki ya filmlerini birer başyapıt olmaktan uzaklaştıran özelliği...
Mahsun Kırmızıgül’ün son filmi “Mucize”ye, kimsenin evden dışarı çıkmaya cesaret edemediği karlı bir kış günü, bir akşam seansında Etiler Akmerkez’de gittim. Bilet gişesinin önünde uzun bir kuyruk; önümde, sırtındaki samur kürkü “bana mısın” demeden taşıyan sarışın bir kadın vardı. Russell Crowe’a veya başka bir Amerikan filmine bilet alacak sandım, meğerse o da benim gibi aynı filmin yolcusuymuş.
Benim gibi filmin başlamasını bekleyenlere bir göz attım. Mahsun’un hikâyesini anlatacağı “esmer Kürtlere” benzeyen pek kimse yoktu salonda, hemen hepsi “beyaz Türk” taifesinden, hali vakti yerinde tiplerdi. Hani vaktiyle “varoş delikanlısı” diye alay ettikleri Mahsun Kırmızıgül gibilere burun kıvıranlar yani. Ne olduysa şimdi kürklerini giymiş, mendillerini hazırlamış, bilmedikleri bir coğrafyanın acıklı hikâyesini seyretmeye gelmişlerdi. Işıklar söndü, gerçek bir hikâyeden alınan bir film seyredeceğimizi söyledi bize yönetmen. Açılış sahnesinde, iki çocuğu takip ederek bir Ege kasabasından, tayini “şark hizmeti” kapsamında “Doğu”nun ücra bir köyüne çıktığı için karısıyla kavga eden Cumhuriyet öğretmeniyle tanıştırıyor bizi yönetmen.
Öğretmen “idealist”, gitmeye niyetli oralara, karısı ise “Orada eşkıyalar varmış, seni yerler” diyerek karşı çıkıyor. Ama kazanan öğretmen oluyor tabii. Öğretmen, yaşadığımız dünyaya uzak, en uzak gezegene yakın, bulutların üzerinde, ahalisinin ağzında dişi olmayan, herkesin aynı şekilde bıyık ve favori bıraktığı, şaşı gözlüden geçilmeyen, delisi, eşkıyası, muhtarıyla hayatında hiç “muallim” görmemiş, her ilişki, her konuşma ve her davranışın “groteskin dibi” olduğu, kar yolları kapattığı için senaristin “8 ay Allah’a, 4 ay devlete bağlıdır” dediği Palu’nun bir köyüne gider ve olaylar başlar. Ha bu arada şu bilgiyi de verelim: Öğretmen, vatanın o köşesine “irfan ışığını” götürmek için yola çıktığı sırada, bütün memleketi ışığa boğduğunu iddia eden bir ideoloji, Adnan Menderes’i ipe çekiyordu...
MAHSUN KIRMIZIGÜL, BİR ‘KLİŞE’NİN ÜRÜNÜDÜR
Vakti zamanında o kadar çok edebiyat yapıldı ki “Doğu öykülerine” dair... Zalim bir ağa vardır; elinde kırbacı, atı, bir sürü karısı, yanında hep onun dediğini yapan bir de sahtekâr imam... Bir öğretmen gelir, “aydınlanma ışığını” getirir, dini taassup ve ağayla kavgası başlar, öğretmen kazanır...
Uzun yıllar bu hikâyeyi evirip çevirip anlattılar bize fakat “o ışık” bir türlü oraya gitmediği için bugün bile aynı hikâyeyi anlattığında müşteri bulabilirsin. Ama bugün anlatılanla geçmişte anlatılan arasında fark vardır. Hiç olmazsa bugün içine (tıpkı Mahsun’un yaptığı gibi) Kürtçe diyaloglar serpiştirebilir, müziğinde Kürtçe parça kullanabilirsin. İşte Mahsun Kırmızıgül, aslında bu “klişe”nin ürünüdür. Bugünkü entelektüel gıdasının önemli bir kısmını bu klişeden almıştır. Bu klişeye yeni şeyler katmış, süslemiş ve asıl klişe sahiplerinin hiçbir zaman ulaşamayacakları çok yüksek bir yere taşımıştır. Şöyle ki: Vakti zamanında bu “klişeyi” çok kötü kullandıkları için, çok azı başarılı oldu. Mahsun ise, Bingöllü Zaza bir ailenin çocuğu olduğu, çocukluğu Diyarbakır “küçelerinde”, gençliğinin önemli bir kısmı ise İstanbul’da Laleli’de bir otel odasında, 1984’le 1989 yılları arasında peş peşe 7 albüm yaptığı ve hiçbirisinin “patlamayıp” elinde kaldığı Unkapanı semtinde geçtiği için, hem “acı” nedir biliyor hem de içinde büyüyüp talihi benzemesin diye kaçtığı o insanları çok iyi tanıyor. Yani hayatının bizzat kendisi melodramdır. Duyduğu bir klişeyi kendi dramıyla birleştirdiğinde ortaya bugün yaptıklarına benzer başarılı işler çıkıyor. O duygu o kadar ortalama bir duygudur ki, milyonlarca insan kendisini ortağı hissetmeye başlıyor. İşte bu insanlar da onun “müşteri” kitlesini oluşturuyor. Demem o ki Mahsun Kırmızıgül her şeyiyle hikâyesini anlattığı insanların bir parçasıdır, yoksa oralara dair film yapmaya, roman yazmaya uğraşan “Batılı” bir “gözlemci” turist değil... Bu hayatın kendisine sunduğu bir şey... Bir de Allah’ın sunduğu bir şey var ki, o da gözüdür... Yani sinemacı gözü... Ve zurna da işte tam burada “zırt” diyor.
BELKİ BİR BAŞYAPITA İMZA ATABİLİRDİ AMA...
Aslında Mahsun Kırmızıgül, “gözünün” de en az “sesi” kadar güzel olduğunu, yaptığı kliplerde bize göstermişti yıllar önce. O kliplerde, sinemacı deyimiyle çok güzel “şatlar” vardı. Meğerse aklının bir köşesinde hep sinema varmış. O yüzden sesinden kazandıklarını vakti gelince “gözüne” yatırdı ve bugünkü başarıyı yakaladı.
Bir kadraj ustasıdır Mahsun. Muhteşem sahneler kuruyor. Atları dörtnala kaldırdığı sahnelerde destansı anlar yakalıyor. Çok güzel müzik kullanıyor. Çok iyi hikâye kuruyor ama iş senaryoya gelince, işte ne olduysa orada oluyor. Çünkü biliyoruz ki sinema önce senaryodur. Filmlerinin asıl sorunu da bu. Hikâyeyi kursa, filmi yönetmeye talip olsa ama senaryoyu bir bilene yazdırsa, belki de unutulmaz işler çıkaracak.
“Mucize”de, mizah yapacağım diye düşülen komiklikten kurtulsaydı, groteske bu kadar sarılmasaydı, “insafsız ağa” klişesini bir tarafa bıraksaydı, kahramanlarını bu kadar “uzaylı” yapmasaydı, o abuk sabuk kız isteme sahnelerine bu kadar yüklenmeseydi, parmak bastığı meseleleri bu kadar kanırtmasaydı belki de Türk sinema tarihine geçecek muhteşem bir başyapıta imza atabilirdi.
Lakin, öğretmenin “mucizeyi” gerçekleştirdikten sonra köylülere veda ettiği sahnede etrafıma baktım, o kibirli hanım başta olmak üzere herkes hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bu ilahi takdir miydi, Mahsun’un “intikamı” mıydı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, gülün bir kusuru varsa, o da dikenidir. Yönetmen Mahsun Kırmızıgül’ün de dikeni, senarist Mahsun Kırmızıgül’dür.