Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Barış sürecinin basit, yalın, herkesin anlayabileceği, kimsenin kolay kolay itiraz edemeyeceği bir gerçekçesi vardı; analar ağlamasın!

        Bir anne çocuğunu doğurur doğurmaz tekrar içine almak ister. O andan itibaren annenin içi artık kalbidir. En müstahkem, en korunaklı yerdir orası... Bir tek o ulaşabilir oraya ve orada evlat hep onundur, yalnızca onun... O andan itibaren evladının bir yeri kesilse, annenin kalbi kanamaya başlar.

        Erdoğan Başbakan’ken “Yeter, analar ağlamasın” dediğinde, dönemin CHP Sözcüsü Onur Öymen “Devlet anaların gözyaşlarını kaale almak zorunda değil” dercesine “Dersim’de analar ağlamadı mı?” diye sordu.

        Meğerse Dersim’de anaları nasıl da ağlatmışlar? Arşivlerin küçük bir bölümü açıldı. Annesinin ölümünden habersiz habire memesini çekiştiren aç bebelerin resimlerini mi; yoksa mermi harcamamak için var güçleriyle çoluk çocuk demeden insanları süngüleyen öfkeli askerlerin fotoğraflarını mı ararsınız? Önemli bir kısmını gördük...

        O fotoğrafların hepsinde anaların gözyaşları vardı.

        Uzun bir tarih boyunca analara hep aynı acıyı yaşatmıştı kaderimize hükmedenler.

        Ama bu kez öyle olmayacaktı. Artık Cumhuriyet’le yaşıt mezkûr meselenin halli için bir suhulet yolu aranacaktı. Her şey konuşarak hallolacak, sorunu olan demokratik yollarla dillendirecekti.

        Barış süreci böyle başladı.

        Bir tarafta, şimdiye kadar her başkaldırıyı hep aynı metotlarla, süngü, zaptiye, tüfek, top, hançer, mermi yardımıyla bastırmaya çalışmış bir devlet; öteki tarafta da giriştiği her denemede, hep aynı duvara toslamış, her defasında hiçbir tecrübe kazanmadan aynı şekilde başa dönmüş bir halk...

        Bu kez o halk ‘adına’ dağa çıkan gücün temsilcisinin adı da bir tuhaftı. Kürdistan İşçi Partisi! Bir coğrafya düşünün, baştan ayağa bir köylü toplumu...

        Bütün değerleri geleneksel... Hemen hemen hiçbir fabrika yok... Mumla arasan bir-iki işçi bulursun, o da çok az gelişmiş bir-iki şehirde... İşte böyle bir toplumu “kurtarmaya” soyunmuş olan partinin adı “İşçi Partisi”... Baştan belliydi meselenin buraya geleceği ya, neyse... Bütün militanları köylü olan “İşçi Partisi”nin lideri 30 yıllık savaşın ardından hiçbir koşul öne sürmeden, “Artık silahlı mücadele dönemi bitti, siyasal mücadele dönemi başladı, bütün güçlerimizi sınır dışına çekiyoruz” dedi ve memleketin dört bir yanında barış çiçekleri açmaya başladı.

        Zira bu kez çok güçlü bir irade vardı meselenin hallinin arkasında. Recep Tayyip Erdoğan “elini değil, gövdesini” koymuştu taşın altına, “baldıran zehrini” içmeye hazırdı.

        Bunun üzerine devlet, şimdiye kadar elinde tuttuğu ceberrutluğun dizginlerini hafifletti. İşler yoluna girdi. Amma velakin zaman içinde yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığı yavaş yavaş su yüzüne çıktı.

        Meğerse “barış meselesi”nden iki taraf farklı şeyler anlamışlar.

        Hükümet barış sürecinden şunu anlıyordu:

        Elinde silah tutanlar bir süre sonra silahlarını bırakacak ve gelip ülke parlamentosunda sorunlarını demokratik yollarla ifade edecek. Zaten liderleri de öyle düşünüyor. 30 yıllık savaş, kan ve gözyaşından başka bir şey getirmemişti. Elinde silah tutanlarsa farklı düşünüyordu. Evet, barış sürecinin sonunda silah bırakacaklardı, çünkü silahlı mücadele zaten “miadını” doldurmuştu. Ancak silahı tek bir şey için terk edeceklerdi. Hükümetin düşündüğünün tersine, silahı bıraktıktan sonra gelip parlamentoda siyasal mücadele vermek yerine, başta bağımsızlık kazandırmak için dağa çıktıkları “Kürdistan” coğrafyasını “kantonlara” bölerek kendileri yönetecekti. Parlamentoya girmek kolaydı. Zaten onların adına birileri habire parlamentoya girip girip çıkıyordu. Onların anlayışına göre parlamento çözüm yeri değil, bir ara duraktı.

        İşte tam burada işler bozuldu. İki tarafın da birbirinin asıl amacını kavraması 2 yıl aldı. Bu 2 yılınsa hepimize büyük bir faydası oldu. En az 2 bin, 3 bin gencin hayatı kurtuldu.

        Şimdi tekrar başa dönmüş durumdayız. Yeniden birbirimizi anlayıncaya kadar, bakalım daha kaç annenin gözyaşı sel olup akacak, kaç annenin yüreği kanamaya devam edecek?

        Diğer Yazılar