Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Ankara’dan New York’a uçarken Başbakan Ahmet Davutoğlu, bir ara eşi Sare Hanım’la birlikte uçağın, bizlerin seyahat ettiği bölümüne geldi. Herkese teker teker hal hatır sordu, bayramını kutladı. Sıra bana geldi ve hemen bayram sabahı Diyarbakır ve Yüksekova’ya yaptığı seyahatten bahsetmeye başladı.

        Konya’dan Diyarbakır’a gitmeye aniden karar vermiş Başbakan. Bayram namazını Diyarbakır Ulu Cami’de kılmak istemiş.

        Şafii mezhebine mensup olanlar, Hanefilere göre çok daha erken kılarlar namazı, onlara uymuş. Namaz bittikten sonra camide bulunan cemaatle teker teker tokalaşmış, bayramlarını kutlamış. Sonra da Yüksekova’ya, Dağlıca’daki askerlerin bayramını kutlamak için gitmeye karar vermiş. Bu ziyaret de ani olmuş.

        Sonra söz döndü dolaştı, uzun bir süreden beri yazmakta olduğu “Şehir ve Medeniyet” kitabına geldi.

        “Nasıl gidiyor Hocam, bitiyor mu?” diye sordum.

        “Ben mükemmeliyetçi biriyim, o yüzden kolay kolay vedalaşamıyorum, ama bitti sayılır” dedi.

        “Şehir ve medeniyet” demişken, bayram namazını kıldığı Diyarbakır Ulu Cami’nin vakti zamanında bir Hanefi camisi olduğunu, camide Şafiiler için de küçük bir bölümün bulunduğunu, bu bölümde özellikle köylerden şehre gelen Şafii Kürtlerin namaz kıldığını anlattım; hikâyeyi vakti zamanında Mehdi Eker anlatmıştı bana. Sonra zamanla köyden şehre gelişler artmış, sonra Şafiiler bölümü gittikçe büyümeye, şehirli Hanefilerin namaz kıldığı büyük bölümse yavaş yavaş küçülmeye başlamış. Sonra artan çatışmalar, uzayan savaşla birlikte bütün Diyarbakır’ı köylüler doldurmaya başlamış, böylece Ulu Cami’nin tümü sadece Şafiilere kalmış. Tek tük Hanefiler de onlara karışıp ibadetlerini yapmaya devam etmişler.

        Daha çok dağlı, köylerde yaşayan Kürtler arasında yaygındır Şafiilik, şehirli Kürtlerin bir kısmı da Hanefi’dir. Şimdi Hanefi Kürtlerin azalmış olması, şehirlerin kocaman köylere dönüşmüş olması anlamına geliyor biraz da...

        Daha önce verdiği bir röportajda Davutoğlu, yazmakta olduğu kitabında Avrupa’nın büyük şehirlerinde doğmuş olan çocukların DAİŞ’e katılmasını, bu şehirlerde egemen olan mono kültüre bağladığını söylemişti. Buralarda dünyaya gelen Müslüman çocuklar, sadece çan sesini duyabiliyorlar; her yere tekçi Hıristiyan kültürü egemendir, modern hayatın içinden kaçabilecekleri hiçbir sığınakları yoktur. O yüzden uzağına düştükleri dinlerine daha bir kıskançlıkla bağlanıyor, bu bağlılık zaman içinde onları birer fanatik haline getiriyor.

        Oysa örneğin İstanbul öyle mi?

        Çok kültürlü bir şehirdir İstanbul. Buralarda yaşayanlar her inancın sesini duyabiliyor, her dinin mabedine rastlayabiliyor, isteyen camiye, isteyen kiliseye, isteyen havraya, isteyen cemevine gidebiliyor. Böylece inancıyla, diniyle kuracağı ilişkinin önünde hiçbir bariyer görmüyor, onu özgürce yaşayabiliyor.

        New York sokaklarında dolaşırken, özellikle Manhattan bölgesinde başı göğe ermiş yüksek binaların arasına yer yer büyük bir titizlikle yerleştirilmiş olan muhteşem katedrallere her rastladığımda, bu muazzam şehri yaratmış olanların, neden bir hayli zaman sonra bu şehrin nüfusunun önemli bir oranını Müslümanların oluşturacağını varsayıp aynı görkemde camiler de inşa etmediklerini sordum kendime. Diyeceksiniz ki, örneğin İstanbul zaten vakti zamanında bir Hıristiyan şehriydi, zaten oralardaki kiliseler o zamandan kalmadır, modern zamanlarda İslam şehirlerinde de yeni kiliseler inşa edilmedi, dolayısıyla Hıristiyanların yeni şehirler kurarken Müslüman camilerine aynı oranda ehemmiyet vermemiş olmalarından daha doğal ne olabilir?

        Haklı olabilirsiniz ama Osmanlı işgal ettiği yerlerde oranın dinine dair yaratılan hiçbir değere dokunmuyordu. Yani kiliseleri yıkıp yerine cami inşa etmiyordu. Kilisenin yanına bir de cami yapıyordu. Böylece iki inancın bir arada yaşamasına imkân tanıyordu. İki dinin mensuplarını birbirine komşu kılıyordu. Aynı şeyi New York gibi şehirleri sonradan kurmuş olanların düşünmemiş olması sizce de önemli bir mesele değil mi? İki yüz yıl sonrasının hukuk meselelerine kafa yormuş olanların, iki yüz yıl sonra aynı meselelere benzer şeylerin din alanında çıkacağını düşünmemiş olmaları sizce “manidar” değil mi?

        Bu sorulara nasıl cevaplar bulursunuz bilmiyorum, ama bence hâlâ o şehirlerde yaşayan Müslüman çocukların gidip DAİŞ’e katılmaları onlar için büyük bir sorunsa eğer, dönüp kendi tarihlerine tekrar bakmalarında yarar var.

        Diğer Yazılar