Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Siyasi arenaya çıktığı günden beri 10’u aşkın seçim kazanmış olan AK Parti’nin genel başkanından, her seçim zaferinden sonra, kurucu genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başlattığı bir “balkon konuşması” bekleniyor. Son iki “balkon konuşmasını” yeni Genel Başkan Ahmet Davutoğlu yaptı, sayısını unuttuğum diğer konuşmaların tümünü Erdoğan yapmıştı.

        Her “balkon konuşmasını”, AK Partililerden çok muhalifler bekler oldu. Seçim ortamında gerilen sinirler, seçimden sonra gelen yeni bir zaferle gevşiyor, “balkon konuşmasıyla” yerini tam anlamıyla bir rahatlamaya bırakıyor. Öyle ki “balkon konuşması” neredeyse sinirlere birebir iyi gelen bir mucizevi ilaca dönüştü.

        Bu iyi bir şey tabii...

        Bir konuşmayla bütün yurttaşları rahatlatmak, onlara kuvvetli bir teminat vermek, her fikre, inanca saygılı olacağını söyleyip buna insanları inandırmak az buz şey değil, bunu her siyasetçi beceremez.

        Hepimizi rahatlatan konuşmalardır bunlar.

        Ancak Başbakan Davutoğlu’nun son “balkon konuşmasından” sonra bu konuda farklı bir fikir geldi aklıma. Daha doğrusu bir soru belirdi zihnimde.

        Sahi her seçimden sonra, neden AK Parti Genel Başkanı bir “balkon konuşması” yapıyor?

        Diyeceksiniz ki, “Seçimin galibi o da ondan”...

        Eyvallah! Peki “balkon konuşması” neye yarıyor? Gerilimin düşmesine.

        Peki o halde bir soru daha...

        Gerilimi sadece AK Parti mi yaratıyor?

        Bu işin bir de, her durumda bize hatırlattıkları, “çoğunluk” dedikleri yüzde 51’i yok mu?

        Mesela onlardan da birer “balkon konuşması” beklemeye hakkımız yok mu?

        Diyeceksiniz ki, tamam da onların “balkona çıkacak” ortak bir liderleri yok ki!

        Tamam, bu durumda tek bir lider etrafında bir araya gelmediklerine göre, birçok liderin liderlik yaptığı birçok hareketi, nasıl olur da “yüzde 51’lik blok” diye tanımlıyorlar?

        Neyse bu soru da onlar için “kazık bir soru”, bunu da geçelim.

        Diyelim ki, “kalubela”dan beri hepsini kapsayacak tek bir liderin etrafında bir araya gelemediler, gelmek zorunda da değiller amenna; iyi de lider dışında ellerinde bir yığın etkili araç var. Mesela o araçları kullansınlar.

        Misal, çok satan gazetelerinin çok etkili köşelerinden her birisi birer “balkon yazısı” yazabilir.

        Büyük sinemacıların hemen hemen tümü yanlarında, her birisi etkili bir “balkon filmi” yapabilir mesela.

        Her biri müthiş bir “balkon piyesi” sahneye koyabilir, iyi tiyatro yazarları, yönetmenleri var aralarında. Her biri kalın bir “balkon romanı” yazabilir mesela.

        Hemen hemen hepsi reklamcıdır, metin yazarıdır, birer etkili “balkon reklamı” yapabilirler.

        Ruha dokunan bir “balkon senfonisi” de çok iyi olur mesela. Bu senfoniyi çok iyi çaldıkları cümle aletlerle çoksesli icra edebilirler.

        Her biri muazzam birer “balkon resmi” yapabilir mesela, çok iyi ressamlar var aralarında.

        Olmadı yayıncılık sektörü de ellerinde, yazarlarına birer “balkon hikâyesi” sipariş edebilirler.

        Hele “balkon şarkıları”... Bütün popçular bu iş için sıraya girerler.

        Şiir deyince de onlar geliyor akla, uzun uzun “balkon şiirleri” yazabilirler.

        "Balkon marşları”, “balkon dansları”, “balkon ninnileri”, “balkon oratoryoları”, “balkon koroları”, “balkon mizahı”, “balkon dizileri”, “balkon bildirileri” de cabası...

        Sahiden, okunduğu yerde ses getiren, şöyle yüksek oktavdan söylenmiş, gür sesli bir “balkon bildirisi” ilaç gibi gelebilir. Ne de olsa bu işi çok iyi yapıyorlar.

        Tamam anladık, “balkon konuşması” yapacak bir liderden yoksunsunuz, ama işte bütün bu araçlar elinizde. Bir kez olsun bu araçlardan birisini kullanın.

        Bu araçlar vasıtasıyla, “Vurulduk ey halkım, pankartlardan kızıl kefenler dikeceğiz” sloganları yerine, “Ey halkım, müsterih ol. Bakın, bizim dışımızda onlar da var. Onların varlığına alışacağız. Bir daha onları aşağılamayacak, ‘bidon kafalılar’, ‘göbeğini kaşıyanlar’ demeyeceğiz. Alışmak yetmeyecek, varlığını kabulleneceğiz artık” deyin.

        Tek bir kez olsun deyin bunu.

        Kaçmak, memleketi bırakıp mesela Zürih’e gitmek kolay... Zor olan bunu söylemektir. Bir kez olsun yapın bunu, bakın hele “kutuplaşma” denilen bir şey kalıyor mu?

        Kalırsa eğer, o zaman isterseniz kutuplara kadar gidebilirsiniz!

        Diğer Yazılar