Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        “İnsanların birbirini yiyerek yığınlar halinde öldüğü büyük açlık döneminde” engin Rus ovasına girdiklerinde üç kişiydiler.

        Biri ihtilale mersiyeler yazan bir şair, diğer ikisi “henüz iman etmiş” iki genç komünistti.

        Şair olanının adı Nâzım Hikmet, diğer ikisi Vâ-Nû ile Şevket Süreyya Aydemir’di.

        Sene 1922’ydi.

        Çok değil beş yıl önce, “toplum ani bir emirle yerinden fırlamış”, Bolşevikler ihtilal yapmış, mujikler “bir hiç iken hep olmuştu”.

        İşte bu ihtilale koşan üç kişiden biri olan Şevket Süreyya, “Suyu Arayan Adam”da, “Aşırılıklar âlemi” dediği “Rus ruhu”na dair bilgileri bize veren ilk Türk yazarı oldu.

        Ona göre, “Yüz elli milyonu bulan bir insan kalabalığı, bir avuç bağnaz, mutaassıp mümin elinde, bir bakışta akıl almaz bir tecrübeye feda ediliyordu. Bu tecrübeyi dünyada ancak bu topraklar kaldırabilirdi, çünkü bu tecrübe ancak onların ruhuna uygundu. Onlar bir anda her şeyi feda edebiliyor, bir anda inşa ediyor ve bir anda yıkabiliyorlardı”.

        Bunun adı “Rus ruhu”dur işte.

        “Bu ruh bir aşırılıklar âlemiydi. Rus ihtilali ise tarihin en büyük aşırılığıydı.”

        Marksizm bu topraklarda kendisinde olmayan bir şey bulmuştu; mistisizmi... Dünyaya gelmiş olmayı en büyük günah sayan; nihilizme sığınan; “suçluluk buhranı”ndan kıvranan insanlar gırlaydı; o yüzden burada çabuk yayıldı Marksizm.

        Rus tarihi, bir yenilgiler tarihiydi.

        Övünebilecekleri tek bir zaferleri bile yoktu.

        Fakat her çöküşün ardından toprakları biraz daha genişlemişti.

        Bu memleketin tarihinde daima “kılıçtan ziyade, hile ve tedbirler” başrol oynamıştı.

        Sonsuz bir Şark sabrı vardı onlarda.

        İcabında her şeyi feda edebiliyor, felaketler karşısında “bir kenara çekilerek telaşsızca bekleme kudreti”ni de gösterebiliyorlardı.

        Burada insanlar ya ölesiye mümin, ya ölesiye imansızdı.

        Din veya mutlak dinsizlik...

        Ortası yoktu.

        Sarhoş bile ölesiye sarhoştu.

        Misal, en iyi yılbaşı, sokaklarda sızıp donarak ölenlerin sayısının çokluğuyla ölçülürdü.

        Aşk da öyleydi. Seven, sevgilisi için dünyanın hiçbir yerinde düşünülmeyen çılgınlıklar yaptığı zaman sevdiğini anlardı. Klasik Rus edebiyatı bu aşkların hikâyeleriyle doluydu.

        Siyasi hayatları da bir aşırılıklar hayatıydı.

        “Herkes ya aşırı derecede köle ruhlu ya da aşırı derecede asi”ydi. Mutlak ve şikâyetsiz itaat, yahut vahşi bir isyan... “İtidal” diye bir kavram yok onlarda. Bir uçtan bir uca... Hayatları daima iki kutup arasında geçerdi.

        Şevket Süreyya’nın, ileride yazmak için hafızasına bu bilgileri kaydetmesinden 26 yıl sonra, Beyaz Rusya’da bir kız çocuğu dünyaya geldi.

        Svetlana Aleksiyeviç koydular adını.

        Babası Beyaz Rus, annesi Ukraynalıydı.

        Gazetecilik okudu.

        2. Cihan Harbi’nden artakalan kadınlarla, Afganistan işgali sırasında Afganlarla, Çernobil faciasından sonra da felakete maruz kalanlarla mülakatlar yaptı.

        O mülakatları beş kitapta topladı. Ona sorarsan, o tek kitap yazmıştı.

        O bir yazar değil, bir şahitti ve şahit, gördüklerini anlatmakla yükümlüydü.

        Öğretmeni, “20. yüzyılın kâbusları hakkında kurgu yazmak günahkârlıktır” demişti ona.

        O yüzden o da, “kendi zamanının hayatını topladı”.

        “Ruhun tarihi”yle ilgilendi.

        Onu “küçük insan” ilgilendiriyordu.

        Ona göre “küçük büyük insanı” zulüm büyütüyordu.

        Şevket Süreyya “Suyu Arayan Adam”ı yazdığında Aleksiyeviç 11 yaşındaydı.

        Ben Şevket Süreyya’nın kitabını okurken Aleksiyeviç 65 yaşında yaşlı bir kadındı ve o sırada İsveç Kralı’nın elinden “Nobel Edebiyat Ödülü”nü alıyordu.

        Rastlantıya bakın ki, 7 Aralık’ta ödül töreninde yaptığı o muazzam konuşmasında, o da tıpkı Şevket Süreyya gibi sözü “Rus ruhu”na getirdi.

        Şimdi, bir uçak düşürme krizinden sonra yeniden ilgimizi çeken o “ruh” var ya, işte ona.

        Konuşmasının bir yerinde, “Kızıl imparatorluğu yirmi sene önce gözyaşları ve lanetler içinde yolcu ettik” dedi.

        Ona göre ülkesi Rusya şu anda, “aşağılanmış ve soyulmuş” bir haldeydi.

        “Saldırgan ve tehlikeli”ydi.

        “Rus insanı sanki zengin olmak istemiyor, tek istediği, başkalarının zengin olmaması”ydı.

        “Burada dürüst insan” yoktu, “ama bolca dindar vardı”. “Özgürlükten anlamazlar”dı.

        “İki temel Rusça kelime” vardı; “savaş ve hapis”. “Çaldın, gezdin, yakalandın. Çıktın, yine yakalandın, yine içeri girdin.”

        “Rusların hayatı çekilmez olduğunda ruhu yükselir, her şey ne kadar pislik ve kan içindeyse, ruh kendine o kadar çok yer bulur”du.

        “Yeni bir devrime yetecek ne güç, ne delilik” vardı artık kimsede. “Ruh” zaten yoktu.

        Komünizm ölmemiş cesedi hâlâ yaşıyordu.

        Ona göre 90’lı yıllarda yakaladıkları fırsatı kaçırmışlardı.

        Ülkeleriyle ilgili, “Ülkemiz güçlü mü olmalı, yoksa insanlarına layık mı?” sorusu önlerine geldiğinde, “Güçlü olmalı” şıkkını seçerek kendilerine en büyük kötülüğü yapmışlardı.

        Şimdi yine güç zamanıydı.

        Ruslar Ukraynalı kardeşleriyle savaşıyor, uçakları Suriye’yi bombalıyordu.

        Memleketinde umut, yerini korkuya bırakmıştı.

        Zaman geriye dönmüştü.

        “İkinci el, kullanılmış bir zamanı” yaşıyorlardı.

        Aleksiyeviç’in kitapları ülkesinde hep sansüre uğradı. 2000 yılında ülkesinden kaçtı. On yıl kadar Avrupa’da sürgün yaşadı. Ancak 2011 yılında memleketine dönebildi.

        2015 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.

        İsveç Akademisi bu kez bizi şaşırtmış, kurgu edebiyatın dışında yazan bir yazarı, dünyanın en haysiyetli edebiyat ödülüyle ödüllendirmişti.

        Şimdi diyeceksiniz ki: “Bu Nobelciler de hep ülkesini kötüleyenlere veriyor bu ödülü...”

        Demeyin!

        Diğer Yazılar