Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İsmet Özel bir şiirinde, zor durumda olan bir dostuna kâh “tüye”, kâh “demire” benzettiği, “Pörsümüş dünyayı kahreden”, “durulanmış kelimeler” getirdiğini söyler.

        Ne muazzam bir hediye; nasip olmaz herkese!

        Herkesin “durulanmış” kelimeleri vardır mutlaka. Bir de bulaşık içinde, kirli kalsın istedikleri...

        Her birinin çağrışımı farklı, her biri farklı bir tını, farklı bir koku, farklı bir renk, farklı bir dokunuş getirdiği için severiz kelimeleri. Bazıları yâranı hatırlatır, bazıları uzakları yakınlaştırır, bir hicrana, eski bir yürek yarasına merhem olur bazıları. Bazıları yıkımı hatırlatır, açlığı, kıyımı, ayrılığı, yoksunluğu, yabanı... O yüzden onları diğerleri kadar sevmeyiz. Bazı kelimeler ise hayatımızda hiç olmasın isteriz.

        “Ölüm” mesela...

        Ama “hayat” öyle mi? Onun yerine “yaşamı” koydular sonra. Ne yaparsan yap “yaşam” tutmaz “hayatın” yerini. Çok sevdiğin birisine “Hayatım!” diye seslendiğin anda bütün yelkenler iner suya, dünyanın en merhametli, en şefkatli nidası olur, ulaşır karşı tarafa. Ama çok sevdiğiniz birine, “Yaşamım!” diye seslenin hele, dönüp bakmaz bile, latife yaptığınızı sanır!

        *

        Bir kitap getirdi beni bu “kelimeler” bahsine.

        Bir kitapçıda rastladım geçen gün ona. Bez kapaklı, şık bir kitap, “LÛGAT 365” adıyla Can Yayınları’ndan çıkmış, alt başlığı “Bazı Kelimeler Çok Güzel”...

        Banu ile Onur Ertuğrul birlikte vücuda getirmişler; hayatımızdan her an eksilen, çıkma tehlikesi olan kelimelerden her gün bir tanesini seçmişler, anlamı ve etimolojisiyle birlikte sosyal medyada yayınlamışlar, böylece kelimeler çoğalmış, 365’i bulunca da kitap haline getirmişler.

        “Sözlük okunmaz” demeyin. Ben elime alır almaz her kelime alıp beni bir yere götürdü. Bazıları uzak bir anıya, bazıları bir kitaba, bazıları bir şaire, bazıları eski bir dosta, bazıları da bir eski zaman hikâyesine...

        *

        “Kadim” mesela. Ne çok sever, ne çok kullanırım. Ve “kadim odur ki onun öncesini kimse hatırlamaz”...

        Mesela “binaenaleyh”... Hiç kullanmam ama rahmetli Süleyman Demir’in dilinde pelesenkti. “Bu yüzden”, “buna dayanarak” anlamına gelir, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş.

        Hikâyeyi Mehmed Uzun’dan dinlemiştim.

        Siverek Adliyesi’nin önünde meşhur bir arzuhalci varmış, adliyede işi olan köylülere birkaç kuruş karşılığı “istida” yazıyormuş. (Kemal Tahir’in romanlarında ne çok geçer “istida”!) Türkçe bilmez köylüler bu arzuhalciye dertlerini anlatır, o da derdin büyüklüğüne göre kelime seçermiş. İstidayı yazmaya oturmadan önce de, eğer durum çok ciddiyse, dilekçeyi yazdırmak isteyene bakar, “Binaenaleyh kelimesini kullanmamı istiyor musun? Eğer istiyorsan, 50 kuruş fazla vereceksin” dermiş. Çoğu müşteri de bu kelimenin sihirli tınısına kapılır, seve seve fazladan 50 kuruşu bayılıp arzuhalciye kullandırtırmış “binaenaleyh”i.

        Kitaptaki 365 kelimenin içinde “anne” de var mesela.

        Hocam, dilbilimci Güner Sernikli’den öğrendim. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra günümüz Türkçe’sini yerleştirmek için bir “şive” arayışına girişmiş Mustafa Kemal. Yakınında bu işleri iyi bilen iki âlim var, biri Kürt Ziya Gökalp, öteki Ermeni Agop Martayan... Türkçe’ye yaptığı katkılardan dolayı sonra Mustafa Kemal, Agopa “Dilaçar” soyadını verdi, onu TDK’nın başına getirdi, o da Meclis’e, Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadının verilmesini teklif etti. Dokuz dili anadili gibi biliyor, dil meselelerinde tam bir derya...

        İşte bu iki âlim Mustafa Kemal’e, İstanbul şivesini, bu şivenin içinde de Kadıköy ağzını esas almasını önermişler. Bu semtte oturan yaşlı kadınların ağzı çok zenginmiş. Bütün Türkler “anaya” “ana” der, sadece Kadıköylüler “anne” der. Bütün Türkler “kardaş” der, onlar “kardeş” der. Büyük sesli uyumuna aykırı ama olsun! İşte bugün hayatımızın her alanına nüfuz etmiş olan İstanbul Türkçe’sinin küçük bir hikâyesi... Kitaptaki “anne” hatırlattı bana.

        *

        Yalnız kitapta “tebliğ” kelimesi yok. Olmasını isterdim, sevdiğim bir kelimedir.

        Ülkesinden nefret eden bazı akademisyenlerin yayınladıkları “tebliğden” sonra gelen, “Neden PKK’ya da bir şey söylemediniz?” eleştirileri karşısında, “Bizim PKK’yla ilişkimiz yok ama devletle var. Devlet hukuk içinde kalmalı” dediler.

        Amenna.

        Ama ıskaladıkları bir şey var.

        Bu “tebliğlerini” gören PKK, koca koca profesörlerin de nihayet gerçeği görüp bir kez daha kendisini haklı çıkarmış olmanın mutluluğunu yaşıyor kaç günden beri. Hatta o gazla, henüz beş aylık bebekleri uykusunda öldürüp sonra da “üzgün” olduğunu söyleyebiliyor büyük bir pişkinlikle.

        E, devlet haksızsa, haksıza karşı savaşan haklıdır demek!

        Ona “Sen de haksızsın” denmediğine göre!

        Kelimeler işte...

        Yazıyı bir yerden alır, bambaşka bir yere götürür yazarın fikrini sormadan.

        Diğer Yazılar