Batı'daki 'biz', bizdeki 'Batı'!
Kudretli romancı Orhan Pamuk’un yeni romanı “Kırmızı Saçlı Kadın” bugün çıkıyor. İlk defa iki roman arasına bu kadar kısa bir mesafe koydu Pamuk, heyecanla bekliyorum.
Geçen gün bir buluşmamızda söyledi, nispeten kısa bir roman yazmış bu kez, zaten o da, sanki daha büyük meseleleri daha kısa romanlara sığdırmayı seviyor biraz da.
Bilirsiniz “Beyaz Kale”- nin küçücük hacmine “Ben kimim?” gibi “devasa” bir sorunu sığdırmıştı. Yeni romanında da, “büyük efsanelerin, destanların kaderimizi nasıl etkilediğini” anlatıyor.
*
Orhan Pamuk’un, yeni romanı vesilesiyle pazar günü kendisiyle yapılan bir röportajda söylediği bazı şeyler, tuhaf bir şekilde bugünkü yazıma konu yapmak istediklerimle çakıştı.
Pamuk yeni romanında, Freud’un yardımıyla ortaya çıkarılmış “Batı medeniyetinin en parlak metinlerinden” birisi olan, “Oidipus Efsanesi” ile Doğu’nun çok bilinen ve Şehname’de geçen “Rüstem ile Sührab” efsanelerini bir araya getirerek “okuru düşünmeye kışkırtmayı” amaçlamış.
Buradan yola çıkarak romanın ana temasını şu şekilde özetliyor Pamuk.
Batı, Oidipus efsanesinde olduğu gibi babanın, yani “otoritenin” öldürülmesini meşrulaştırıyor; Doğu ise “Rüstem ile Sührab”da olduğu gibi babanın, “otoriteye” başkaldıran oğlu öldürmesini mubah görüyor.
Biz ise ikisinin tam ortasındayız.
Orhan Pamuk’un da sevdiği Tanpınar’ın deyimiyle, “ne içindeyiz zamanın, ne de büsbütün dışında”.
Edebiyatımızın bütün iyi örnekleri, sanatımızın kayda değer yapıtları, “Batılılaşma serüvenimizin” bütün bir tarihi, tam da bu “tam ortasında olma” halini irdeliyor büyük bir kederle.
Bazıları buna “trajedi” diyor, bazıları “gelenekten kopuş”, bazıları da “kültürel yabancılaşma”...
Kim ne derse desin, “bu hal” ne bize iyi geliyor, ne de dışarıdan bize bakanların halimize doğru bir teşhis koymaları sonucunu getiriyor.
Pamuk, Batılılar için, “Bize bir zamanlar Suudi Arabistan’a baktıkları gibi bakıyorlar” diyor ve buradan hareketle yakın bir zamanda akademisyenlerin yayınladığı bildiriyle ilgili olarak “üniversite hocalarına bu kadar yüklenilmesinden rahatsız” olduğunu ifade ediyor.
Eyvallah!
Tam da bu konuyu düşünüyordum ben de.
*
Kendini beğenmiş, küstah, ukala, dünyayı kendi uygarlığından ibaret sayan Batı’nın karşısında, kendi Doğulu değerlerini muhafaza ederek aynı zamanda onların değerlerine de saygılı bir iktidarın on yılı aşkın bir süreden beri Türkiye gibi hem Müslüman, hem de laik bir ülkeyi yönetiyor olmasını içine sindiremeyenler son dönemde neden bu ülkeye “düşman” kesildiler dersiniz? Veya Pamuk’un deyimiyle neden bize, “bir dönem Suudi Arabistan’a baktıkları gibi bakmaya” başladılar?
“Otoriter” bir yönetim tarzıyla yönetildiğimiz için mi? Düşünce özgürlüğünü ayaklar altına aldığımız için mi? “Batının değerlerini” hiçe saydığımız için mi? Can Dündar ve Erdem Gül’ü içeri tıktığımız için mi? Darbe yapmaya heveslenen, cemaat adı altında örgütlenmiş bir “paralel yapıyla” mücadele ettiğimiz için mi? Mahalleleri işgal etmiş, sokaklara mayın döşemiş, on sekiz yaşından küçük çocukların omzuna roket vermiş, eline silah tutuşturmuş, patlattıkları bombalarla 5 aylık bebeklerin uykusunda ölümüne sebep olmuş bir terör örgütüne karşı mücadele ederek kendi memleketimizde “kamu düzenini” sağlamak istediğimiz için mi?
Bunların hiçbirisi değil bence. AK Parti, bırakın iktidarda olmayı, henüz kurulmamışken neden bize “Suudi Arabistan’a baktıkları gibi” bakmıyorlardı dersiniz? 3 bin 500 Kürt köyü boşaltılırken, on binlerce faili meçhul cinayet işlenirken, sürgün kararnameleri yürürlükteyken, yazarlar hapisteyken, Kürt’e Kürt denilmezken, Aleviler horlanırken, başörtüsü yasakken, dindarlar aşağılanırken, askerler darbe yaparken neden bize düşman değildiler? Pamuk’un deyimiyle “IŞİD ve göçmen krizi dolayısıyla Avrupa’nın eli kolu bağlı” olmasaydı bize ne yapardı sizce? Mesela Erdoğan ve Davutoğlu’nu devre dışı bırakacak bir askeri darbe tezgâhlarlar mıydı?
Sorular çoğaltılabilir.
Ama bence Batı’nın bize karşı geliştirdiği yeni bakış açısının köklerini “demokrasi” ve “özgürlükler” bahsinde aramak yerine, başka bir yerde aramak gerekir.
*
Artık kendi kendini yöneten, vakur, kendine güveni gelmiş Türkiye’yi, bütün İslam âlemini de ona ekleyerek kendi uygarlıkları önünde engel olarak görmeye başlamış olmaları bunun nedeni olabilir mi sizce? Bence bal gibi olur!
Evet, onlara göre İslam, onların uygarlığının önünde bir engeldir artık.
Hep onların ulaştığı uygarlık düzeyinin peşinde koşan, ama bir türlü oraya ulaşamayan biz, şimdi bütün “ilkel değerlerimizle” onların büyüttüğü o mükemmel dünyayı yerle bir etmek üzereyiz onlara göre.
İşin tuhaf yanı, “içimizdeki” Batıcı “seküler güçlerin” de aynı onlar gibi düşünüyor olmaları, onlarla aynı fikri taşımaları...
Yoksa bini aşkın “üniversite hocasının”, kendi ülkesine karşı her türlü silahla saldırıya geçmiş bir silahlı örgüte “arka çıkmasının” başka türlü izahı olur mu?
Hiçbir hukuk kuralı tanımayan 90’lı yılların kendilerine benzer seküler iktidarlarına karşı, PKK’nın eylemlerine arka çıkan bir bildiri yayınlamak neden o zaman aynı akademisyenlerin aklına gelmiyordu dersiniz?
Kendi ülkesine bu kadar yabancılaşmış “üniversite hocalarına” karşı “hoyratlık” yapmak iyi bir şey değildir kuşkusuz. Ama birilerinin de o hocalara, kendi ülkesine karşı bu kadar “hoyrat” davranma haklarının olmadığını hatırlatması gerekmiyor mu?
Bu ülke hakkında “iyi şeyler” düşünmek ve “yapmak” neden sadece “muhafazakâr-İslami kesimin” işi olsun ki?
Madem memleket hepimizin...