Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Birkaç klişe vardır ki her dönemde çalışıyor. Şu yazı çizi işine bulaştığım günden beri duyduğum bir klişedir:

        “Efendim, bizde işkence olduğu için polisiye edebiyat gelişmedi.”

        Bu sözü tekrarlayanların gerekçesi de hazırdır.

        İşkencenin olmadığı çağdaş hukuk düzenlerinde, suçlu bulmak zekâya kalmıştır. İpuçlarını arar dedektif, bulduklarını bir araya getirir. Sebep-sonuç ilişkilerini birbirine bağlar, fazlalıkları atar, elde kalanları diğeriyle ilişkilendirir.

        Bütün bunları yaparken de şu kuralı aklından çıkarmaz:

        Katil hiçbir zaman uşak değildir ve işlenen suç kimin işine yarıyorsa şüpheler onun üzerine yoğunlaşmalıdır.

        Gördüğünüz gibi bu uzun ve yorucu bir süreçtir ve her şey akla mantığa uygun olarak yürütülür.

        ***

        Oysa işkencenin olduğu, hukuk tanımaz düzenlerde dedektiflere ihtiyaç duyulmaz. İşkence yöntemlerinde mahir bir iki insanlık düşmanı acımasız işkenceci bulunur, onlar da basarlar sopayı eldeki ilk şüpheliye, o suçu işlememişse bile, işlenen bütün suçları üzerine alıp işkenceden kurtulur şüpheli.

        Genelde bu tür ülkelerde gerçek suçlu hiçbir zaman bulunmaz. Ve çoğunlukla da suçsuz biri uzun yıllar mahpus yatar, hatta bazıları idam bile edilir.

        ***

        Bana göre, işkence ile polisiye edebiyat arasında kurulan ilişki, biraz zorlama bir ilişkidir.

        Evet, işkence zekâyı devreden çıkarır.

        İpucundan giderek gerçek suçluya ulaşmada yolu kısaltır. Aklı mantığı devre dışı bırakır.

        Ama unutmayalım ki, bizde vakti zamanında devletin zaman zaman solculara, zaman zaman da sağcılara uyguladığı işkencenin hemen hemen bütün çağdaş aletleri Batı’dan gelmiştir. Yani dünya buluşlar tarihine geçecek hiçbir buluşumuz olmadığı gibi, işkence yöntemleri konusunda da “uluslararası standartlarda” çağdaş bir buluşumuz yoktur.

        Varsa yoksa kaba dayak... Falaka, koltuk altına kaynar yumurta koymak, sanığın haysiyetiyle oynamak, cop, tazyikli su falan...

        Diğer modern işkence alet ve yöntemlerinin tümünü işkencecilerimiz dışarıdan getirmişlerdir.

        Hatta soğuk savaş yıllarında işkence konusunda ihtisas yapmak üzere kafileler halinde buradan Amerika’ya seferler düzenlendiğine dair bilgiler, birçok istihbaratçının anıları arasında vardır.

        ***

        Oysa Batı, polisiye edebiyatın yurdudur. Madem suçluyu bulmada o kadar zekâlarına güveniyorlar, gerçek suçluya ulaşırken akıllarını kullanıyorlar, o halde bu kadar modern işkence alet ve yöntemini geliştirmeye niye bu kadar çok kafa yormuşlar dersiniz?

        Gerçek suçluyu bulmada bizim gibi “geri kalmış ülkelere” birkaç konferans vererek bu işi halledeceklerine, tam tersini yapıp bin bir zahmetlerle geliştirdikleri o “çağdaş alet ve edevatı” niye bizim gibi ülkelere pazarlıyorlar?

        Sakın “Daha çok para kazanmak için” demeyin, kafam iyice karışır sonra.

        ***

        Uzun yıllar hayatımızda yer alan, birçok aydın ve siyasetçimizi sakat bırakan, birçok insanımızın ruhunda onulmaz yaralar açan bu alet ve yöntemler (şükür artık uzun bir süreden beri hayatımızda yoklar) polisiye edebiyatı engelleyen bir şey olsaydı, mesela bize dışarıdan gelmiş olan gazete de bir şeylerin gelişmesine engel olabilirdi.

        Oysa öyle olmamış. Bu ecnebi buluşu biz hemen kendimize uyarlamışız.

        Mesela bu araca “köşe yazarlığı” denilen bir aparat eklemişiz.

        Birisine “Yalan söylüyorsun” demek istediğimiz zaman “Yazıyorsun” diyoruz. Yani bize göre “yazı yazmak”, “yalan söylemektir”.

        Oysa bizde köşe yazarından geçilmiyor.

        Yazıyı yalanla eşdeğer tutan bir toplumda köşe yazarlarının bu kadar meşhur, bu kadar itibarlı, bu kadar önemli insan muamelesi görmesini, toplumun yalana verdiği kıymetin göstergesi saysak, yazıyı mı yüceltmiş oluruz, yoksa yalanı mı, vallahi ben bilemedim.

        Ama her halükârda dönüp dolaşıp “Biz bize benzeriz” sözüne geliyoruz.

        İpucundan suçluya giden Batı, buradan bir polisiye edebiyat çıkarıyor. Eldeki muhtemel suçludan ipucuna giden biz, kendi yöntemini bize polisiye edebiyat üzerinden pazarlayan Batı’nın, icat ettiği alet edevatı satın alıp o aletlerle yolu kısaltmaya çalışıyoruz.

        Batı, haber vermek için pazara çıkardığı gazeteye, ekonomik ömrü sekiz saatle sınırlı bir “mal” muamelesi yaparken, biz ona kendi siyasi fikrimizi başkasına empoze etmek üzere her sayfasına birer köşe yazarı yerleştirip sağa sola ateş eden bir makineli tüfek muamelesi yapıyoruz.

        ***

        Yalan söyleyene “Yazıyorsun” diyoruz ama bu toplumun en muteber kişileri hâlâ sayıları binleri bulan köşe yazarlarıdır.

        Ya yazıya ya da köşe yazarına haksızlık yapıyoruz.

        Kime acaba?

        Ben karar veremedim.

        Ya siz?

        Diğer Yazılar