Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bizim mahallede, deniz kenarında yan yana dizilmiş, eski kitap satan küçük sahaf dükkanları var; bu şehre ayak bastığım günden beri hep oradalar.

        Yolum oraya her düştüğünde o kitapların arasında durup uzun süre eşelenmek nasıl bir duygudur, bir ben bilirim bir de kitap kokusuna alışkın iflah olmaz müptelalar.

        Her defasında mutlaka bir sürprizle karşılaşırım.

        Geçenlerde de öyle oldu, kitap yığınının arasında Refik Halit’in “Deli”sini buldum mesela; “Samim Lütfi Kitapevi, 1939 baskısı...”

        *

        Refik Halit’in külliyatında önemli bir yer tutmaz bu küçük piyes. Ama Türk siyasal hayatında o kadar önemli bir yeri var ki, bir genel affa sebep olmuş desem sanırım başka söze hacet kalmaz.

        Zaten beni o küçük kitabı almaya götüren de, daha önce okuduğum Yakup Kadri’nin “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları”nda anlattığı hikayenin bende bıraktığı etkiydi.

        Şu anda okuduğunuz yazıya malzeme toplamaya çalışırken, büyük bir tesadüfle bir kitapçıda yeni çıkanlar arasında Metis’in yayınladığı Tuncay Birkan’ın “Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri, 1930-1960” kitabına rastladım.

        Tuncay Birkan’ın Refik Halit’le olan münasebetini biliyordum, büyük bir sabırla yazarın bütün yazılarını derleyip kitap olarak yayınladığını da...

        Yakup Kadri’nin hatıratıyla, Birkan’ın hacimli kitabındaki bilgiler, elime geçen “Deli” piyesiyle buluşunca ortaya ilginç bir hikaye çıktı.

        *

        Halit Refik, hem Osmanlı'nın hem de Cumhuriyet’in sürgüne gönderdiği ender yazarlardandır.

        İlk sürgünlüğü Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te beş yıl, ikinci sürgünlüğü ise Lübnan ve Halep’te on altı yıl sürdü.

        Birinci sürgünlüğünde Ziya Gökalp ona elini uzattı, İstanbul’a getirdi.

        İkincisinde Mustafa Kemal istedi, seneler sonra doğduğu şehre geri geldi.

        İlk sürgünlüğü edebiyatımıza “Memleket Hikayeleri”ni kazandırdı, ikinci sürgünlüğü ise “Gurbet Hikayeleri”ni...

        *

        İlk sürgünlüğünde İstanbul’a dönünce Sultan Vahdettin onu Posta Telgraf Umum Müdürlüğü’ne getirdi. Aynı sırada da, bütün zamanların en meşhur mizah dergilerinden birisi olan Akbaba’yı çıkardı.

        Başında bulunduğu kurum zamanın tek haberleşme aracıydı. Anadolu’da kelle koltukta milli mücadeleyi örgütleyen Mustafa Kemal ve arkadaşlarına cephe aldı, haberleşmelerini engelledi.

        Akbaba’da da Mustafa Kemal aleyhine şedit yazılar yazdı. Anadolu’da başlayan harekete inanmadı, bu hareketi bir milli hareket olarak değil, ittihatçıların (onu sürgüne gönderen ittihatçılarla yıldızı hiç barışmadı, onlardan hep kah tabanca, kah hançer resimleriyle süslü tehdit mektuplarını aldı) tekrar iktidara gelmek için tertipledikleri yeni bir oyunu olarak gördü. Sivas Kongresi’ne katılanlarla, akabinde Ankara’da toplanan meclis üyeleriyle dergisinde “Sivas kuzuları” ve “Ankara keçileri” diye dalga geçti.

        Milletin topyekun Mustafa Kemal’in arkasına geçerek İstiklal Harbi’ni kazanması üzerine 9 Kasım 1922 günü Piyer Loti gemisine binerek memleketi terk etti, Lübnan’a kaçtı.

        Lozan Antlaşması sonrasında ünlü Yüzellilikler listesine alındı, yurda girişi yasaklandı.

        Refik Halit Karay
        Refik Halit Karay

        *

        1924’te Lozan Anlaşması'na taraf olanlar, Cumhuriyetin kurucularına bir genel af dayattı. Büyük münakaşalardan sonra hükümet, İstiklal Harbi sırasında “düşmanla işbirliği” yapmış 150 kişiyi af kapsamı dışında tutma isteğini, karşı tarafa kabul ettirmeyi başardı.

        150 rakamı Lozan’da tespit edildi, isimler hükümete bırakıldı. Dolayısıyla önce suçluların listesi oluşturulmadı, tam tersine önce liste oluşturuldu, sonra da bu listeye uygun suçlu arayışına gidildi.

        Mutabakat gereği bu kişiler ceza almayacak, sadece yurt dışındalarsa yurda sokulmayacak, yurt içindelerse yurt dışına çıkartılacaklardı.

        Listeyi oluşturmak için oturdular. Liste gittikçe kabardı, 600’e dayandı. Herkes birisini ekledi, birisini çıkardı derken iş uzadı en sonunda on gruba ayrılan 150 kişide karar kılındı ve bu kişilerin sürgünlüğüne dair kanun 1 Haziran 1924 günü TBMM’de kabul edildi.

        Refik Halit’in listedeki numarası 100’dü. İlk başlarda “Karakayış” olan soyadını daha sonra “Karay” diye kısaltınca tersten okunuşuyla kendisi bile dalga geçen muzip Refik Halit’e, birileri bu numarayı vererek başka bir muziplik yapmıştı besbelli...

        28 Mayıs 1927’de kabul edilen bir yasayla da Yüzelliliklerin tümü vatandaşlıktan çıkartıldı, malları müsadere edildi.

        *

        Yakup Kadri’nin yazdığına göre sürgünde Refik Halit’in “çekmediği kalmamış, gururu kırılmış, vatan hasretiyle kavrulmuş, ilk sürgünlüğünde tanışıp evlendiği karısı dört yaşındaki çocuğunu alıp onu terk etmişti.”

        Yine de bir rejim muhalifi gibi davranmadı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarına açıktan cephe almadı. Hatta yazdığı bir yazıyla, bir iki sene önce tekrar gündeme gelen Süleyman Şah Türbesi’nin onarılarak bugünkü kıymetine kavuşmasına bile vesile oldu.

        Bir yazısında da, her şeyi alaya alan o şakacı insan, Türkiye sınırına gelerek, karakollarda dalgalanan Türk bayrağına hasret içinde bakıp gözyaşlarını nasıl sildiğini anlattı.

        Her ne kadar Cumhuriyet Gazetesi, kendisiyle birlikte sürgüne gönderilen Kürt münevveri, Hoybun örgütünün kurucularından, 1930 yılında onunla birlikte yemek yerken kalp krizinden ölen Mevlanzade Rifat’la olan dostluğundan dolayı Ağrı İsyanı'nın tertipçileri arasında göstermeye çalıştıysa da, yazdığı kitaplar Türkiye’de basıldı, yazıları memlekette okundu.

        Sadık okurlarından birisi de Gazi’ydi.

        Mustafa Kemal hasret dolu o yazıları okudu ve pek içlendi.

        Gerisini Yakup Kadri hatıratında anlatır.

        *

        Benim mahalledeki sahaf dükkanında bulduğum “Deli” piyesi o günlerde Gazi’ye ulaşmış olmalı.

        Henüz hiç kimsenin okumadığı o küçük kitap bir şekilde Gazi’nin eline geçmişti.

        Bir akşam sofrasında Atatürk orada bulunanlara;

        Bu akşam size tadına doyum olmaz bir ‘ziyafet-i edebiye’ çekeceğim” dedi ve elindeki cep boyutlarındaki kitabı göstererek, “Bu kitap Refik Halit’in, yirmi yıllık bir akıl hastasının şuuru yerine gelip kendini baştan başa değişmiş bir Türkiye içinde bulunca, tekrar delirişini gösteren bir tiyatro piyesidir” diyerek okuma gözlüğünü taktı ve kitabı sofrada bulunanlara okumağa başladı.

        Okudukça kahkahalarla güldü, sofradakiler de ona katıldı, Yakup Kadri’ye göre Gazi kitabı bitirdikten sonra gülmekten yaşaran gözlerini sildi ve;

        “Yazık oldu Refik Halit’e” diyerek İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya döndü:

        “Ne yapacaksak yapalım, onun bir an önce memlekete dönmesinin çaresine bakalım,” dedi.

        Şükrü Kaya “talimat” üzerine yazarın sınıra gelerek teslim olmasını, sonrasının kolay olduğunu Refik Halit’e bildirdi, Refik Halit bu teklifi kabul etmedi, ancak bir genel af çıkarsa gelebileceğini söyledi.

        Böylece 1938 affı TBMM gündemine geldi.

        *

        Başta Cumhuriyet Gazetesi olmak üzere matbuatın önemli bir kısmı affa karşıydı. Müthiş bir karşı kampanya başlatıldı, ancak emrin büyük yerden geldiğinin de farkındaydılar. Uzun süren tartışmalardan sonra (Birkan kitabında bütün bu tartışmaları etraflıca aktarır), büyük bir tesadüfle af kanunu; Yüzellilikler Kanunu’nun çıktığı 1 Haziran 1924’ten tam 14 yıl sonra aynı gün, yani 1 Haziran 1938’te TBMM’de görüşülmeye başlandı.

        *

        Af haberini duyar duymaz Refik Halit, Yüzelliliklerin affı konusunda taraf olan Tan Gazetesi’ne bir yazı gönderdi. Tuncay Birkan’ın kitabına aldığı, 2 Haziran’da gazetede çıkan “Refik Halit’ten Telgraf” başlıklı metni şöyledir:

        “Dönüş sevincim katmerlidir.

        Sevgili yurdumu ne halde bıraktım? Nasıl bir harika ile karşılaşacağım.

        Dumanı yaslı tüten bir fabrika bacası tanırdım: Zeytinburnu...

        Ankara’da tek bina Taşhandı.

        Bankalarda dilimiz ötmez, şirketlerde sözümüz sökmezdi.

        Trende Türkçemi Rumcalaştırmadan biletçiye meram anlatamazdım.

        Tokatlıyanda Frenkçe söyleyemezsem garsona dilediğimi kolayca yaptıramazdım.

        Plajlarımızda yüzen yabancılara kıyıdan korkarak bakar, Avrupadan dönerken hudutta şapkamı pencereden atardım.

        Memlekette toprağın kurusu bizim, yaşı elindi.

        Bıraktığım haldeki bu vatan yerine istiklal ve mucize ülkesine kavuşmaktan duyduğum heyecan içinde şu yaşımda ağlar güler ilan bebeklerine döndüm.

        Mütemadiyen tekrarladığım söz: Yaşa Atatürk, beni gurbette de göğsümü kabartarak yaşatan Atatürk.

        Refik Halit Karakayış”

        *

        Bu yazı üzerine matbuatta Yüzelliliklerin dönüşüne karşı çok sert yazılar çıkmaya başladı. Başta Yunus Nadi olmak üzere, Peyami Safa ve dönemin etkili yazarları ellerindeki kalemleri kılıç yapıp çıktılar er meydanına. Peyami Safa, Servet Bedi imzasıyla 5 Haziran’da Cumhuriyet’te çıkan yazısında şunları söyledi:

        “Bizim için Yüzellilikler kaç kişiden mürekkep olursa olsun tek bir hüviyettir. Bu hüviyet Sevr’de öldü, Lozan’da gömüldü. Şimdi vatana dönecek olanlar birkaç nefes borusu, birkaç hazım cihazı, birkaç mide ve birkaç ayaktır. Memleket davasında ne söyleyeceklerini merak etmiyoruz.”

        Matbuatta bunlar olurken, bir kıyamet te Meclis’te koptu.

        Meclis’te Gümüşhane Mebusu Ali Şevket Öndersev “Zavallı adamlar”, Isparta Mebusu İbrahim Demiralay “Biçareler”, “Damgalı vatan hainleri”, Gümüşhane Mebusu Durak Sakarya, “Vatanın bağrına hançer dayayanlar” diyerek Yüzelliliklerin affına karşı çıktı.

        İçel Mebusu Fikret Mutlu “Zavallı, bedtıynet insanlar, yaşayan ölüler” derken, Ordu Mebusu Muhittin Baha Pars “Onlar birer pıhtı, müstahase, iğrenç birer vücuttan ibarettir” gibi tıbbî terimlerle tansiyonu yükseltti.

        Eskişehir Mebusu Emin Sazak ise, “Bunlar da Ali Kemal gibi ölmelidir. Ben bunları birer birer dişlerimle etlerini kopararak öldürmek isterim” diyerek Yüzellilikleri adeta çiğ çiğ yemeye kalkıştı.

        *

        Sonunda Adliye Vekili Şükrü Saraçoğlu vaziyete el koydu ve “Büyük milletler ve büyük şefler cezalarında ve aflarında daima büyük hamleler yaparlar. Türk milleti ve onun şefi çok büyüktür; affı da eserleri gibi büyük olacaktır” diyerek muhaliflerin direncini kırdı.

        Af Kanunu 29 Haziran 1939’da, Dersim sanıkları ve o sırada hapishanede bulunan başta Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Hikmet Kıvılcımlı olmak üzere tutuklu “komünistleri” dışında tutarak TBMM’de kabul edildi.

        Birkan’ın yazdığına göre, Kanun 399 üyeli mecliste 325 oyla geçti. Salih Bozok, Ali Kılıç, Refik Saydam, Mahmut Esat Bozkurt, İsmet İnönü, Necmettin Sadak, Mehmet Emin Yurdakul ve Yahya Kemal Beyatlı’nın aralarında bulunduğu 69 kişi oylamaya katılmadı.

        *

        Refik Halit 6 Temmuz’da Halep’ten ayrılarak Hatay’a geldi.

        18 Temmuz’da, ilk karısı kendisini terk edince, kendisinden 18 yaş küçük olan, babası vermeyince Anadolu geleneklerine uyarak kaçırdığı yeni karısı ve oğluyla birlikte İstanbul’a gelmek üzere İskenderun’dan yola çıktı.

        16 sene önce büyük bir kederle terk ettiği İstanbul’a 29 Temmuz’da büyük bir sevinçle ayak bastı.

        Bundan sonraki hayatında yeni rejimin yılmaz bir savunucu olarak kalem oynattı. Gazi’ye olan borcunu, 1965 yılında 77 yaşında ölünceye kadar, her fırsatta yazıyla ödemeye çalıştı.

        *

        Her ne kadar bazı tarihçiler 1938 affını, “Cumhuriyet rejiminin oturmuş olması, tüm rejim muhaliflerinin sesinin kısılmış olması, Yüzellilikler’in yarısının ölmüş olması, diğer yarısının da yaşlı ve hasta olması” gibi bir gerekçeye bağlasalar da, affın asıl nedeni Mustafa Kemal’in Refik Halit’e olan hayranlığıdır.

        Belli ki ölmeden önce, Refik Halit’in memleket dışında ölmesine gönlü elvermedi.

        “Deli” piyesi de buna şahane bir gerekçe oluşturdu.

        Diğer Yazılar