Kısa bir süre önce Abdullah Öcalan’la avukatlarının görüştürülmesi, “sekiz yıl sonra İmralı’da yapılan ilk görüşme” şekilde aktarıldı.
Doğru değil!
Öcalan’la en son 2015 yılında, cümbür cemaat HDP’liler gidip görüşüyordu. Heyetler değişiyor, heyete yeni birileri girip çıkıyor, her dönüşte herkes “Öcalan bugün değilse yarın örgütüne silah bıraktıracak” diyordu.
Ancak “çözüm sürecinin” başladığı 2013 yılından 2015 yılının Temmuz ayına, yani Besé Hozat’ın 14 Temmuz’da İstanbul’da yayınlanan Özgür Gündem Gazetesi’nde çıkan “Süreç devrimci halk savaşı sürecidir” başlıklı yazısına kadar, konuyla ilgili kafa yormuş bir çoğumuz Öcalan’ın işi “ağırdan” aldığını, devleti “oyaladığını”, amacının örgütüne silah bıraktırmak olmadığını; tam tersine kendilerine verilecek bir bölgede “demokratik özerklik içinde” silahlı güçlerinin “milis” olarak kullanıldığı, silahı ancak söz konusu bölgenin idaresi kendilerine verildiği taktirde bırakacaklarını alttan alta sezdiğimiz halde, sürecin ruhuna halel gelmesin diye yüksek sesle bunu dillendirmekten çekindiğimizi söyleyebilirim bugün.
Peki bu nereden biliniyordu.
Bizzat Öcalan’ın pratiğinden tabi ki!

*

1999 yılında idam cezası başının üstünde Demokles’in Kılıcı olarak sallanırken; bir gecede, hiçbir arkadaşına danışmadan PKK’nın adını KADEK olarak değiştiren, bütün silahlı güçlerini, (500’ünün sınır boylarında öldürülmesi pahasına) yurt dışına çıkaran, silahlı mücadeleyi tamamen bitiren, o yılın Cumhuriyet Bayramı’nda “jest olsun” diye Ali Sapan önderliğinde on kişilik bir gurubu memlekete getirtip 10 yıl hapis cezası almalarını sağlayan, neredeyse örgütü kısa bir süre içinde dağılmayla karşı karşıya bırakan Öcalan; nedense “çözüm sürecinde” bir buçuk yıl boyunca işi uzatmış, almak istediği kararlara arkadaşlarını dahil etme bahanesiyle ipe un sermişti.
1999 yılında hiç aklına gelmeyen, hiçbir kıymet vermediğini bildiğimiz “arkadaşları”, “çözüm sürecinde” bir anda muteber insanlar haline geldi gözünde.
Çünkü bir planı vardı.
İdam edilmeyeceği garantisi altında devleti kendi istediği “demokratik ulus” çözümüne zorlayabileceğini hesaplıyordu.

*

Sonra birileri dağdakilerin kulaklarına üfledi, “Suriye’de sizin istediğiniz çözümü size sunacağız” dendi, onlar da “devrimci halk savaşını” başlatıp kırk yıldan beri acının, kanın, gözyaşının içinde yoğrulmuş o vakur halka gününü gösterdiler. Kazdıkları çukurlarda bir halkın ana sütü kadar helal bütün demokratik taleplerini, yüz yıllık birikimi o çukurlara gömdüler.
Öcalan’ın hesabı tutmadı.
Halk, bütün kışkırtmalara, bütün zorlamalara, Demirtaş ve arkadaşlarının Diyarbakır’da açık havada bir Cuma namazı kılmalarına rağmen, “çukur, hendek siyasetine” destek vermedi.
Onların beklediği “serhildana” (isyana) kalkışmadı.

*

Böylece Öcalan’la irtibat kesildi. Aradan geçen dört yıl boyunca Öcalan’dan ilk defa kısa bir süre önce ses çıktı.
Bu kez konunun bütün uzmanları oturmuş Öcalan’ın mesajının içeriğini çözmeye çalışıyor şimdi.
Son yapılan avukat görüşmesinden yayınlanan metinden müthiş manalar çıkaranlar olduğu gibi, hiçbir anlam çıkaramayıp işin içinden çıkamayanlar da var.
Oysa bu metin ne öyle anlaşılmayacak kadar derin bir anlam içeriyor, ne de bize yeni bir şey söylüyor.
Bundan tam dört yıl önce, 2015 yılının yaz başından beri irtibat kesilen Öcalan o gün ne diyorsa, bugün de aynı şeyi söylüyor. Fikirlerinde milim sapmış değil.

*

Bu mesajın gelmesi 8 kişinin ölümünün sonucudur bir kere.
Örgüt, Leyla Güven’in “kendisini doğuran Öcalan’a minnet borcunu ödemek” için başlattığı açlık grevine belirli bir strateji doğrultusunda girişti.
AK Parti iktidarının sesini kıstığı, hayatını kaydırdığı propagandasını yaptıkları halkın hayatını güzelleştirmek, tekrar sesini yükseltmek için değil, Öcalan’la avukatların tekrar görüşmesi için açlık grevlerine başladılar.
Öcalan’dan haber almak, birçok insanın hayatından daha kıymetliydi onlar için.
Birtakım kişilere “görev” verildi ve onlardan sekiz kişi hapishanelerde açlıktan öldürüldü.
Ve görüşme gerçekleşti.

*

Bu durumda amaç hasıl oldu, açlık grevleri bitsin diyeceksiniz değil mi? Haklısınız, madem Öcalan da istedi, neden bitmiyor sorusunu sormak hakkınız.
Soru doğru ama bu sorunun cevabını almanız için Öcalan’ın dilini iyi bilmeniz lazım.
Öcalan “açlık grevlerini” bitirin demedi ki!
Daha önce de “silahları bırakın” dememişti.
Daha önce de Suriye’deki adamlarına “sizin asıl düşmanınız Esat’tır, sizin haklarınızı gasp eden, dilinizi yasaklayan, size kimlik vermeyen Esat’tır, Türkiye’ye karşı değil, Esat’a karşı savaşın” dememişti.
Yeni metin de bunu demiyor.
Yeni metinde Suriye meselesinde “Eşme ruhuna” vurgu yapıyor, dört sene önce de aynı şeyi söylüyordu.
Yeni metinde “sorun silahla değil, akılla çözülür” diyor, dört sene önce de aynı şeyi söylüyordu.
Yeni metinde “2013 Nevruz bildirgesinin derinleştirilmesinden” bahsediyor, o zaman da aynı şeyi söylüyordu.

*

Yani anlayacağınız Öcalan bildiği dili konuşuyor. Bu dili teşkilatı çok iyi bildiği için o ne söylüyorsa onu yapıyor adamları.
Ama teşkilatı dışında kalanların büyük çoğunluğu bu dili bilmediği için “Öcalan’ın iyi, çevresinin kötü” olduğunu sanıyor.

*

Eğer Öcalan Türkiye’nin sorunlarını “savaşla değil akılla çözüleceğini”, Suriye’de sorunun, “Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı bir şekilde Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde çözülmesini”, açlık grevlerinin daha çok ölüm olmadan derhal bitirilmesini istese, bunu kesin bir “emirle” yapardı.
Yani yazdığı metinde “meli”, “malı” ile biten cümlelerle değil, “yapın”, “edin” şekilde emir cümleleriyle yapardı.
Çünkü adamlarının tümü emir kuludur.
Bu dilden anlıyorlar.
Teşkilatın yapısı dikine hiyerarşiktir.
Demokratik mekanizmalar çalışmaz.
“Önderliğin” dili biliyor, bu dile sadıklar.
Onun sözü üstüne söz söylemek kimsenin haddi değildir.
O “emir” verirse bir günde silahlar bırakılır, bir günde savaş biter, bir saatte açlık grevleri sona erer.
Tıpkı 1999’da yaptığı gibi.

*

Peki bütün bunlar biterse Öcalan’ın akıbeti ne olur?
Sanırım o da bu sorunun cevabını arıyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!